forkredit.com | | vivaspb.com | finntalk.com

DİNÇ BİLGİN: ETİBANK'I KOÇ'A SATMAK ÜZERE ANLAŞMIŞTIM EL KOYDULAR...

Aktif .

dinc_bilgin_280Sabah Grubu'nun eski sahibi Dinç Bilgin, Etibank sürecine ilişkin Aksiyon Gazetesi'ne çarpıcı açıklamalar yaptı. Halen Etibank davasından yargılanmaya devam eden Dinç Bilgin, Türkiye'nin en çalkantılı dönemleriyle ilgili tanıklıklarını anlattı. Bilgin, 28 Şubat süreciyle de önemli bilgiler aktardı... 

 

Dinç Bilgin, Etibank'a el konmasının altında Sabah'ı ele geçirmenin yattığını belirterek; o dönem ortaya koyulan oyunu şöyle anlatıyor: "O tarihteki el konma sebebi, çok açık, belliydi. Ecevit'in bir ayağı çukurda. İki tane 'contender'ı (lider adayı) var. Bir tanesi Hüsamettin Özkan, bir tanesi de Zekeriya Temizel. Dertleri Etibank'tan çok, Sabah'a el koymaktı. Ankara'daki çalışanımız Bilal Çetin'i çağırıp, 'Ankara'da kayyum atayıp, Güngör Mengi'yi kayyum atayacağız.' diyorlar. Güngör Mengi ağlayarak çıkıyor: 'Patrona bunu yapamam." O zaman Sabah'ın borsada milyar doların üzerinde değeri var. Atel şirketimiz var, 700-800 milyon dolara da onu halka açmaya hazırlanıyoruz... Etibank'tan bütün kullandığımız kredi, banka bize kalınca, tamamı 275 milyon dolardı!"

DSP içindeki parti mücadelesinin kurbanı olduklarını söyleyen Dinç Bilgin, dönemin Maliye Bakanı Zekeriya Temizel, kendisi hakkında cezai soruşturma yapmaları için bizzat talimat verdiğini anlatıyor. Oğlu Önay Bilgin ise o döneme ait yeni bir belge bulduklarını ifade ederken, Temizel'in yaptığı usülsüzlüğü şöyle anlatıyor: "Müfettiş bir şey bulur, sonra patronuna götürür. Burada öyle değil. Tepedeki 'Bana nereden bulursan bul, bir şey bul' diyor. Bunu nasıl anladık? Aynı tür murakıplar, bir sürü bankada inceleme yapıyor. Bizimki bankacılık raporu yazmıyor, 'Burada suç vardır; burada şu, bu vardır' diye bir rapor yazıyor."

1995 yılından itibaren medyada, özellikle enerji sektörüne yönelik bir kayma olduğunu belirten Bilgin; "Bu bir ganimet paylaşımıydı. O kadar komikti ki yahu hatırlayın Türkiye'de bir özelleştirme yapılacaksa ya İhlas alacak ya Erol Aksoy alacak ya Doğan Grubu alacak. Böyle bir paylaşım." dedi. Bu paylaşıma en başta karşı çıktığını; daha sonra kendisinin de 'onlara' uydunu belirten Bilgin, Etibank'ı böyle aldığını dile getiriyor. Etibank'ta Cavit Çağlar'ın kendisine ortaklık teklif ettiğini; ancak toplam 100 milyon dolarlık teminat mektubundan, Çağlar'ın payına düşen 50 milyon dolarlık teminat mektubunu bulamadığını, Etibank'ın çöküşe giden sürecin de böyle başladığını söylüyor.

Zekeriya Temizel: Dinç Bilgin yalan söylüyor

"Bu iddialar, yalan. Etibank'a el konulduğu tarihle, bizim görev başladığımız tarihe bakarsanız, böyle zırvalıkların olmayacağını da görürsünüz. Biz 1 Eylül tarihiyle faaliyete geçtik zaten. O kadar süre içinde, daha önce işlemleri tamamlamıştı zaten. Daha önce Dinç Bey yine böyle bunadığına ilişkin işaretler verdi. Güya ben birileriyle yemek yemişim de, onlara 'Size 50 milyon dolar veririm, şöyle yaparız' demişim! Bu iddiayla ilgili Bilal Çetin'e bizzat sordum, 'Ben sizinle böyle bir yemek yedim mi?' diye. Kesinlikle böyle bir şeyin olmadığını söyledi. 'Niye tekzip etmiyorsun?' dedik. 'Biz aramızda konuştuk, dava açsın da gidelim, tanıklık yapalım' dediler. Ama zavallı bir insan hakkında böyle şeyler hakkında uğraşmak istemiyorum. O insan, bütün olayları da insanları da birbirine karıştırıyor. Ben bankasıyla, işlem yaptığım insanlarla kesinlikle muhatap olmam. Ben müfettişlere cezai soruşturma yönünde talimat vermedim. Böyle bir saçmalık, manyaklık mı olur? Bunların bankaların kapatılmasıyla ilgili raporlar yok muymuş ellerinde? Tebliğ edilmeden mi bunlar olmuş?"

Dinç Bilgin'in Aksiyon dergisine verdiği röportaj

 

-Ahmet Özal’ın “Babama yapılan suikastın arkasında Erol Simavi vardı.” sözlerini nasıl yorumladınız?

Şaşkınlıkla! Böyle bir şeye ihtimal vermem, vermek de istemem. Böyle bir şey, bana inandırıcı gelmiyor.

-“Özal’a hayrandım.” diyorsunuz…

Gerçekten çok severdim ve hayrandım. Onun benimle ilgili pek hoş düşünceleri olmadığını da biliyordum (gülüyor)! Özal; hataları, sevapları, kızgınlığı, kıskançlığıyla insandı. Bu hoşuma giderdi. Sabah’ta o ve ailesiyle ilgili yaramaz yayınlar yaptık; onlara çok içerlerdi. Ama Özal, Türk tarihinin en büyük şahsiyetlerinden biri. Türkiye’ye yaptığı hizmetler, inkâr edilemez.

-Ona duyduğunuz hayranlığın farkında mıydı?

Belki; ama Sabah çalışanlarına kızardı, onları bana şikâyet ederdi…

-Mesela kimleri?

Tahmin edersiniz. Mesela Güngör’e (Mengi) çok fena kızardı. Gecenin ilerleyen saatlerinde telefon edip onlardan şikâyet ederdi. Çok gece uyandırıldığımı hatırlıyorum.

-8 Mart 1989... Harbiye Orduevi… 19. kat? Bu olayı daha önce anlattınız; ama İrem Barutçu’nun ‘Simaviler’ kitabına göre Özal’a ciddi bir tavır da koyuyorsunuz…

Yok, hiçbir tavır koymadım. Yanlış yazılmış.

-O “Sen tuttun Rahmi’yi (Turan) aldın.” diyor. Siz de “Efendim kimi istersem alırım. Burası özgür bir ülke. Basın da özgür. Her görüşte insan olacak. Ben hükümet gazetesi değilim.” diye cevap veriyorsunuz. O da bunun üzerine gazete kâğıdına tekrar fon koyacağı karşılığını veriyor…

Fon kondu; ama yüzüme karşı öyle bir söz söylenmedi. Erol Simavi’yle beni Harbiye Orduevi’ne davet etti. Erol Bey de, ben de genel yayın müdürümüzü alıp gittik. Semra Hanım, Erol Bey, yemeğe oturuldu. Hava iyi. Sonra birden sürpriz ziyaretçi olarak Asil Nadir geldi. Geleceğini hiçbirimiz bilmiyorduk. Nadir o zaman basına yeni girmiş; Günaydın’ı, Gelişim Dergi grubunu satın almış ve büyük transferler yapmış. Erol Bey’le aralarında tatsız rekabet var. Hürriyet’in Londra bürosunu transfer etti. Rahmetli Nezih Demirkent, Nadir’in safına geçti. O gelince çok fena bir hava esti. Erol Bey, masayı terk edecek oldu. Kolundan tuttum, oturttum. “Ayıp yahu, otur!” dedim. Aralarında bir atışma başladı. Atışmanın başında, samimiyetle söyleyeyim, hoşuma gitti.

-Neden?

İki tane basın patronu tartışıyor, ben böyle aradayım. Başında Erol Bey’i tahrik bile ettim. Fakat sonra iş o kadar azıttı ki ürktüm. Başımı çevirip Semra Hanım’la sohbet etmeye başladım. Atışma çok sertleşti.

-Atışmanın konusu neydi?

“Benim adamlarımı aldın. Hırsızları transfer ettin. Şunu yaptın, bunu yaptın…” Allah var, Asil Nadir o kadar sert değildi; ama Erol Bey biraz da içkili olduğu için felaket sertti.

-Toplantıya gitmeden önce Erol Simavi’yle Nail Keçili’nin Cenajans’ında buluştunuz mu?

Hayır. Erol Bey, beni oteline davet etmişti. Otelde buluşup birlikte gittik. O zaman da Sabah’ın en şaşaalı zamanı ve Hürriyet’ten fazla satıyor. ‘En korkulan gazete’ havasında. Yemekten kalktık, tam asansöre binerken; Erol Bey, Özal’a dönüp “Bu her şeyi satın alıyor.” dedi, Nadir için. Devam etti: “Beni de satın alsın. Fiyatım on iki sıfırlı (trilyon). Sen de seçime gideceksin. Sana da para lazım olur. Sana da komisyon vereyim.” Hemen kolunu tuttum ve asansörden içeri çektim. “Şimdi bizi tutuklayacaklar Harbiye’de. Kafayı mı yedin?” dedim. Ertesi sabah, Nail Keçili’nin Cihangir’deki yerinde, mesleki bir toplantı yapacaktık, Simavi’yle birlikte. Sabah oraya gittim. Kendisine votka hazırlıyor. Ben kahve içeceğimi söyledim. Saat 9-10 gibi benim sekreter aradı: “Başbakan sizinle görüşmek istiyor.” Telefonu aldım; Erol Bey, bana doğru yürümeye başladı. Başbakan telefonda “Dinç, neydi dün geceki hâl?” dedi. “Neydi?” diye sorunca; “Erol o terbiyesizliği nasıl yaptı?” cevabını verdi. Ben de “Efendim ama Asil Nadir de cevap vermeye kalktı.” deyince, Özal bağırıp çağırmaya başladı: “Bunu nasıl yapar? Terbiyesizlik bu yaptığı…”

-Öyle miydi?

Terbiyesizlikti tabii. Ama sarhoştu. Bir Başbakan’ın, hanımının yanında yapılmazdı. Erol da, masanın başına gelince insiyaki olarak ben “Ama…” deyince, Özal “Aması maması yok. Sen de ondan yana mı çıkıyorsun?” deyip telefonu sert biçimde kapattı. Telefon kapanır kapanmaz, bu sefer Zafer (Mutlu) aradı: “Kâğıda fon kondu.” diye. Yüzde 10. Ama bu beni şoke edecek bir şey değildi. Memnuniyetle karşılayacağım bir şeydi. Sabah gidiyor gümbür gümbür. Fiyat da artırsak gidiyor, başka türlü de… Fonun konması, Hürriyet için sorundu.

-O fon, Simavi için mi kondu?

Bilmiyorum; ama Turgut Bey, hiçbir hesap olmaksızın, kızgınlığını belli ederdi.

-Özal’a “Burası özgür bir ülke. Bana karışamazsınız.” demediniz mi?

O devirde böyle laflar etmiş olabilirim; ama Turgut Bey’e dedim mi, hatırlamıyorum!

-O olaydan sonra Özal’la ilişkinizin seyri değişti mi?

Hayır, hayır. Benim değişmedi.

-Ya Erol Simavi’nin?

Daha evvel Özal by-pass ameliyatı olmuştu. Sonra Hürriyet’te Erol Bey’in “By-pass olanlar huy değiştiriyor.” diye acayip, iki günlük yazısı yayımlanmıştı. O zamanki Sabah, daha liberal, daha halk yanlısı. Ama Hürriyet, devletin, ‘establishment’ın, ‘müesses nizam’ın gazetesi. Sabah, demokrat. Hürriyet daha muhafazakâr, asker yanlısı. Her ne kadar yayın yönetmenine ‘Özköşk’ deniyorsa da; demokratlık ve liberallik skalasında Sabah’ın çok gerisindeydiler.

-“Siyasilere babalanıyorduk; devlete karşı gelemiyorduk.” sözünüz, Özal döneminde de geçerli miydi?

E tabii. Hatta Türkiye’de hemen herkes daha yumuşak, tehlikesiz hedefler seçiyordu. Devletle –deriniyle, sığıyla– uğraşmak her babayiğidin harcı değildi!

-Dokununca yanmaktan mı korkuyordunuz?

Yalnız biz mi? İnsafla bakın… O tarihteki başbakanlar, bakanlar… Herkes… Bu bizim genlerimize işlemişti. Kendi üstüne vazife olmayanlara burnunu sokmama, bazı şeyleri görmeme… Geriye dönüp baktığımda, ne büyük ayıplar işlediğimizi görüyorum. Bunları samimiyetle itiraf ediyorum. Sadece ben değil ki, herkes öyleydi.

-Müesses nizamdan, “Burada dur!” uyarıları alıyor muydunuz?

Hayır böyle bir şey de yoktu; ama insanlar öyleydi. Basın o zaman, hiçbir şekilde askerle bırakın çatışmayı, onların beğenmediği bir şeyi yapmamak için son derece özen gösterirdi. Hem askerî bürokrasiye hem sivil bürokrasiye… Bir başka Türkiye’ydi, o. Öyle alışmıştık. İttihatçı gelenek, ta günümüze kadar geldi. Daha yeni, 5-6 senedir düzeliyoruz. Normal ülke olmaya başlıyoruz.

-O İttihatçı geleneği, o zaman nasıl görüyordunuz?

İtiraf edeyim ki tabii karşılıyorduk. Farkında değildik. O farkındalık, yeni başlıyor Türkiye’de. Hürriyet’i kızdırmak da istemiyorum; ama 27 Mayıs’ı takip eden senelerde hatırlarsınız. Milli Birlik Komitesi üyesi Orhan Erkanlı, genel müdür yapıldı Hürriyet’te. Hemen akabinde, benim gözümde bir cani, bir canavar olan Tarık Güryay’ın hatıratını yayınlamadı mı? Demokrasi arşivine bakarsak, sağlam sicili olan çok az insan var bu ülkede! Bizim Sabah’ta farkımız neydi? Ben İzmir’den, Yeni Asır geleneğinden geliyordum. Demokrat Partili bir gazete. Liberal, demokrat. Burada kurduğum Sabah’ın öyle olduğunu pek söyleyemem; çünkü aldığım elemanlar Yeni Asır’dan gelme değildi. Ama onun kavgasını veriyordum, devamlı. ‘Bütün doğruları ben yaptım’ demek de istemem.

-Sabah kadrosunun referansları neydi?

Ben satan bir gazete yapmak istedim. Marifetli, akıllı gazetecilerdi, hepsi. ‘Onların siyasi tutumları’ diyorsanız; gazetecilikte buna önem vermem. Her türlü siyasi düşünceden olabilir; ama gazete kapısından içeri girince artık ‘haberin namusuna dokunmayan gazeteci’ olursun. Şimdi sorun o zaten; haberin namusuna dokunuyor, gazeteciler.

-O dönemde de, ‘senin başbakanın, benim başbakanım’ gibi bir algı var mıydı?

Hayır, o Tansu Çiller-Mesut Yılmaz kavgasıyla başladı. Direnmeye çabalamamıza rağmen, oraya doğru itilmiştik.

-1993’ü nasıl hatırlıyorsunuz?

Türk tarihinin karanlık devirleriydi.

-O zaman fark edebildiniz mi?

Rahmetli Özal, böyle bir restorasyona, siyasi hakların iadesinden sonraki restorasyona, çok endişeli bakan biriydi. Onu bana söylemişti: “Türkiye’yi yine eskiye döndürecekler. Eski kavgalar, geri gelecek!” Ekonomide tekrar hızlanan popülizmle, ekonomik disiplinin bozulacağına dair endişesi vardı.

-Onu endişeye sevk eden neydi?

Bunu tam olarak bilemem.

-O sözlerin ardından, siz de endişelendiniz mi?

O zaman, Sabah’ın ölçüsüzce büyüdüğü, güçlendiği bir zaman. İyi para kazandığım bir zaman. Yavaş yavaş da her işle meşgul olan bir patrondan, biraz daha dalgacı bir patrona geçiş zamanım. Babıâli’nin deli, serseri çocuğundan; uyumlu çocuk olmaya geçiş dönemi…

-Kiminle uyumlu?

Kurulu düzenle.

-Kurulu düzeni (müesses nizamı) güçlü kılan nelerdi?

Zaten mevcuttu, o düzen. 20. yüzyılın başından beri var olan bir Türkiye. Bürokrasinin elinde silahlı gücü var, yargısı var, kendisiyle uyumlu olmaya mecbur hisseden ‘gönüllü basın’ı var. Türkiye, kolay bir ülke değildi!

-Özal, müesses nizamı hangi hamleleriyle zorladı?

Özal’ın büyük başarısı, Türkiye’de önce ekonomik liberalizmi sağladı. Bu da ister istemez siyasal liberalizmi peşinden getirdi. Bu tartışılmaz!

-İsteyip de yapamadıkları?..

Bu konuda çok bilgili değilim. Ama adam, eski kalıpları yıktı. Bu, o kadar kolay değildi. Cesurdu; ama tek kişiydi! Zaafı, iyi kadro hareketi yapamadı. Kötü demeyelim; ama yetersiz. Mesela, şimdi Tayyip Bey, çok daha başarılı bir kadro hareketi yürütüyor. Etrafında çok daha vasıflı insanlar var. O yüzden de daha başarılı!

-Özal, size kendi çevresindeki insanlardan yakınır mıydı? Mesela Hasan Celal Güzel, Özal’ın Bedrettin Dalan’dan pek hoşlanmadığını; ama kontrol altında tutmak için yakınında bulundurduğunu söylemişti.

Ben öyle sık Ankara’ya giden, Başbakanlığın kapısını çalan biri değildim. Biraz daha tepeden bakan, hem siyasilerle hem bürokrasiyle temasını iyice az seviyede tutan biriydim. Böyle işleri, müdürlerim kanalıyla yapardım.

-Erol Simavi’nin de tarzı aynı. Ondan etkilendiniz mi?

Hayır. Erol Bey’le taban tabana zıttım. O geceleri dolaşmayı seven, arkadaş grupları olan birisi. Bense gece evinde olmayı seven, arkadaş grupları olmayan birisiydim. Soğuk tanınırdım.

-93’te Özal, Eşref Bitlis, Uğur Mumcu’nun öldürülmesi gibi olayların ardından, bir tedirginlik duydunuz mu?

Elbette, duymamak mümkün değildi. O tarihte, bu kadar demokrat ve liberal biri değildim. Ama o tarihte birilerinin Türkiye üzerinde birtakım hesaplar yaptığı, yok yere bu kadar kanın dökülmesine sebep olan Güneydoğu sorununu başlatmasa bile, alevin üzerine benzin döktüğünü görüyordum elbette.

-Turgut Özal’ın öldürüldüğünü düşünüyor musunuz?

Açık söyleyeyim, bilemiyorum.

-JİTEM kurucularından Arif Doğan’ın Eşref Bitlis suikastına dair itiraflar içeren ses kaydını dinlediniz mi?

Dinledim. Bilemiyorum; ama rahmetli Eşref Bitlis’le bir Güneydoğu gezisinde beraberdik. Sınır karakollarını, gazete sahiplerine gezdirmişti. Jandarma genel komutanıydı. Doğan Güreş, genelkurmay başkanıydı. Aynı helikopterle üç gün seyahat ettik. Güneydoğu’da öbür askerlere benzemeyen tutumu, Talabani-Barzani ilişkilerine farklı bakış açısı, Güneydoğu sorununun sadece silahla çözülemeyeceğine dair görüşleri olan, diğerlerine göre çok daha demokrat bir asker olduğuna dair şeyler duyuyordum.

-Aynı yıl Uğur Mumcu’nun da öldürülmesi ve ‘şeriat’ korkusunun üretime ve dolaşıma sokulması…

Doğru. Ama o tarihteki Sabah’ta, en azından ‘benim çevremde de şeriat korkusu yoktu’ diyemem. O tarihlerde, şeriat konusu, yumuşak hedeflerden bir tanesiydi. Elbette, bazen Ankara’dan bazen askerden kaynaklanan  şeyleri Sabah’ta da görüyordunuz. ATV’de hatırlarsınız; yazılar geçer, Ali Kırca ağzını asker tonuna çevirip okurdu (gülüyor).

-Bugün Ergenekon sanığı olarak tutuklu bulunan Ergun Poyraz’ın, Ali Kırca’ya kaset getiren isim olduğunu biliyor muydunuz?

Hayır, bilmiyordum. Hiç de haberim olmadı. Ama yine bu tür, hani bildiri okunur gibi, yayınlardan hiç hoşlanmazdım! O zaman oğlum Önay, ATV’nin başındaydı. Devamlı “Bunlara izin verme.” telkininde bulunuyordum.

-Sizin bu çıkışınız, nasıl bir blokaj görüyordu?

O tarihte, ‘her şeye muktedir patron’ görünümüm olduğu için, “Peki bir daha yapmayız.” diyorlardı (gülüyor).

-Bir medya patronu,  tam anlamıyla muktedir olabilir mi?

E tabii, olamaz! Aydın Doğan’a da insafla baktığım zaman, o kadar yazar-çizere söz geçirmek kolay iş değil!

-Kendiniz liberal olarak tanımlarken, Sabah’ta ulusalcı çizgiye kaydığınız dönemler oldu mu?

Oldu, tabii. Meşhur kavgaların sonrası, 28 Şubat dönemine doğru böyle bir kayma oldu.

-O dönemde, kendi muhasebenizi yapıyor muydunuz?

Muhasebe yaptım zaten. Gazeteler, 28 Şubat postmodern darbesine fiilî destek verdi. Onlar içinde Sabah da vardı.

-Özellikle Ankara büro mu?

Çünkü Ankara bürodan gelen haberleri doğru farz ediyorsunuz. Onlar da, o tarihteki Genelkurmay ve adli yetkililerden fena hâlde etkileniyorlar. Basının zaten genetiğinde, o kadar da demokrasiye yer yok! Türkiye’de yeni yeni oluşuyor. Bu işin miladı da, Taraf gazetesi oldu. İnanılmaz hizmet yaptılar. Heykelleri dikilmeli!

-Ergun Babahan, Sabah’ta ajan gazeteciler olduğunu ve bunları bildiklerini söyledi. Siz biliyor muydunuz?

O kadarını bilmiyordum. “Çok şeyi bilmiyordum!” bir savunma ve samimi bir itiraftır. Ama bilmek de istemiyordum!

-Bilmekten mi korkuyordunuz?

‘Neden başımı belaya sokayım?’ hissi var ya! Yeter derecede cesur olmadığımız açık. Ama yalnızca biz mi? Siyasileri de, Meclis’i de, Yüksek Mahkeme’si de öyleydi, o tarihte.

-Ama halk öyle değildi!..

Evet, halk öyle değildi. Doğru!

-O hâlde Sabah, halkın gazetesi değil miydi?

Halkın gazetesi olmamaya başlamıştı. Öyle söyleyeyim. Oradan kopma başlamıştı. Tiraja yansımadı. Çünkü Sabah, her şeye rağmen, kötüler içinde en az kötü olandı.

-O dönem için Salih Memecan, Sabah’ın yazı işlerinde, halkın yanında olup demokrasiyi savunan, Ahmet Vardar’la ikisi olduklarını söylemişti. Hatta bu nedenle kavgaların, baskıların da yaşandığını ve bundan duyduğu rahatsızlık nedeniyle ABD’ye gittiğini ifade etti.

Biraz insafsızlık etmiş. ABD’ye çocuğunun okuması için gitmişti. Salih’i çok severim; doğrudur, hepimizin üzerinde bir mahalle baskısı vardı. Haberler uçuruluyordu, bombardıman var; bankacılığa girdiğim dönem. Bunalıyorum. Gazeteler arasında öldüresiye bir rekabet var. Yalnız Doğan değil, yeni çıkan Uzan ve dehşet veren bir rekabet tarzı var. Ülkede demokrasiyi savunmak bir tarafa, bir de işyerini savunmak, çalıştırdığın insanları savunmak… Çok belalı zamanlardı 98-99’lar…

-“Ekibim beni hayal kırıklığına uğrattı.” diyorsunuz.

‘Onlar beni yanlışa sevk etti’ demem, doğru değil. O zamanın yayın yönetmeni de, benim yaşadığım ‘gazeteyi savunmak-demokrasiyi savunmak’ ikilemini yaşıyordu. Biz bu işi, ben patron, o genel yayın müdürü olarak, iyi yapamadık. Belki de iyi yapmamız da mümkün değildi! Bakıyorsunuz, Türk tarihinin en büyük kriminalinin yürüttüğü bir basın grubu Uzanlar; öbür yandan, benden çok daha zeki ve  iyi bir iş adamı olan, ama yine son derece acımasız bir rakip olan Aydın Doğan. Arasına sıkışmış bir Sabah!

-Ön konuşmamızda; Hürriyet’in Aydın Doğan’a satışı sonrası, Erol Simavi’nin o zamanın parasıyla 100 milyar lirayı (yaklaşık 3 milyon dolar) orduya, bizzat Genelkurmay Başkanı Doğan Güreş’e takdim ederek, bağışlamasının dikkat çekici olduğunu söylediniz.

Durup dururken, böyle bir satış yapan, yurt dışında yaşamaya karar veren bir adam, neden Türk ordusuna böyle bir bağışta bulunsun? Komik gelmişti o zaman bana. Garip bir Türkiye’ydi, o zaman. Allah var, sadece Erol Simavi mi orduya bağışta bulunuyordu? Bütün büyük iş adamları sıraya girip benzer bağışlar yapıyordu.

-Siz de yaptınız mı?

Hayır. Benim öyle param olmadı doğrusu. Bizim yaptığımız tek yardım, deprem felaketi sonrasıydı. Hürriyet’in o parayı bağışlaması, bu satışa ‘cihet-i askeriye’den onay almak’ gibiydi. Sabah’ta da öyle bir yayın yaptık.

-Bugün Aydın Doğan da, “Hürriyet benden çok devletin gazetesidir.” diyor…

Ama bunlar o zaman garip karşılanmıyordu.

-Maxwell, Erol Simavi’nin Hürriyet için istediği miktarı teklif etmiş; ancak derin devletin son anda müdahalesiyle bu satış gerçekleşmemişti. Sabah’ı satsaydınız, benzer bir müdahaleyle karşılaşır mıydınız?

Bir gece gelecek telefonla, beni gazete satışından vazgeçirecek ilişkilerim olmadı. Onların özerklik derecesini de bilmiyorum. Ama bir miktar pişmanlığımız olmuştu, rakamı duyduğumuzda, ‘niye talip olmadık’ diye. Fiyat uygundu. Benim duyduğum, o tarihte yüzde 70’ine 70 milyon dolar denmişti. Yüzde 30, vakfındı. O zaman inanılmaz kendimize güvenimiz vardı. Sabah’ın manşetlerine bakın, “Herkesin toplamından daha fazla satıyoruz, daha fazla satacağız.” iddiamız vardı. Doğrusu öyle olmadı. Aydın Bey, ticari dehasıyla ve iki gazetenin sinerjisiyle (Hürriyet ve Milliyet) Sabah’ı halt etti! İki gazete, bir araya geldi. Kendi dağıtımını değiştirdi, Sabah yalnız kaldı. Promosyon işini daha iyi becerdi. Bizi mali olarak geriletti.


Halk, ‘zamanın ruhu’nu basından daha iyi anlıyor


-28 Şubat döneminde ordu, neden en çok Çetin Altan’dan rahatsızdı?

O sırada Genelkurmay davetleri başlamıştı. Davetlerin birinde Çevik Bir ve Erol Özkasnak, gazete yazarlarının listesini önüme koyarak, kabahatlerini sıraladı! Çetin Altan komünist, Marksist… Elimden geldiğince onları savundum.

-Aynı Erol Özkasnak, Mehmet Altan’ı da ‘Kazıklı Voyvoda’ya çevirme tehdidinde bulunmuştu?

Onu, Zafer Mutlu’ya söylemiş.

-Yazarlarınızı savunmak için sahiden de yeterli çabayı gösterdiniz mi?

Göstermez olur muyum? Onun için başıma gelmedik kalmadı. Etibank’a el konulmasının bile belki arkasında o var. O konuşmalardan sonra öğrendim ki yüksek rütbeli subaylara, "Bu yazar şunu yazdı; ama aslında şunu demek istiyor" gibi notlar verilirmiş. Paşalara dönüp dedim ki, "Gazete böyle okunmaz. Keyifle okunur. Türk ordusunun belli rütbelerine erişmiş askerleri, gazete okuyamaz mı?" Bana fena hâlde sinirlendiler! Onlar bana çok uzun bir militarist nutuk çekti, ben de onlara uzun bir demokrat nutuk çektim. Kavga çıktı. Sonra Genelkurmay Başkanı Karadayı’yla yemek yedik, ortalık biraz düzeldi.

-Kaç defa gittiniz Genelkurmay’a?

Sanırım iki defa. Benden rahatsız olduklarını ifade ettiler.

-Neden rahatsızlarmış?

Rasyonel olarak baktığınızda, saçma sapan şeylerden! Zaten, emekli paşalar, televizyonlara falan çıkmaya başladı; millet de gördü. Öyle söyleyeyim.

-Size yönelik yaptırım talepleri oldu mu?

Hayır, imaları oldu.

-Kimler için?

"Şunu çalıştırma, çalıştır dedi, ben de boyun eğdim." ifadeleri sadece bir mit, doğru değil. Ben oradan dönüp bir eylem planı yapmadım. Unuttum.

-Zafer Mutlu için de aynısını söyleyebilir misiniz?

(Uzun bir suskunluk...)

-Özellikle andıç meselesinde…

Andıçta günah, rekabetindi. Ben o tarihte, teknemle Antil Adaları’ndaydım. Zafer de misafirimdi. Meşhur andıçta, Mehmet Ali Birand ve Cengiz Çandar hikâyesinde, bize, telefon edildi; "Ne yapalım?" diye… "Görmeyin." dedik. Sonra bir telefon daha geldi. Çandar ve eşi aile dostum. Birand’ın bizde yazısı var; ama başka yerde televizyon programı yapıyor. Fakat böyle bir şeye inanmamız mümkün olmadığı için Zafer’e "Biz kullanmayacağız; ama Hürriyet kullanabilir. Ertuğrul’a (Özkök) telefon aç, girmesinler." dedim. Ertuğrul’u aradı, epey dil döktü.  Ertuğrul kullanmayacaklarını söyleyince, iç rahatlığıyla yemek yedik. Arkasından, Ertuğrul yine kullanmaya karar vermiş. Belki 20 defa konuşma yaptı, Zafer, "Kullanmayın." diye… Fakat zevkle kullandılar! Ne yapalım? Birkaç gün dinlendirelim dedik Cengiz’i. İşine son falan vermedik. Ama o meşhur "Hainler" yazısı… O konuda kendimi ve Zafer’i kabahatli görmem. Kontrolü kaybetmiştik. Orada direnecek gücümüz kalmamıştı. Çirkin olduğumuz zamanlardı!

-28 Şubat sürecine yönelik hep ‘ordu-medya’ ilişkisine dikkat çekilir; ama nedense ‘yargı-medya’ ilişkisine pek dikkat çekilmiyor.

Yargıyı en son sahneye sürdüler, dikkat ederseniz.

-Ne zaman?

2002, 2003 ve 2004’teki darbe planları başarısız olunca, son hamle, yargıyı ileriye sürmekti. Meşhur 367 kararıyla…

-Ondan önce? Mesela Tayyip Erdoğan‘ın tutuklanması ?

Vardı; ama merkez medyanın ilgi alanının biraz dışındaydı.

-28 Şubat sürecinde Türkiye’de İslamofobi var mıydı?

İslamofobi, Türkiye’de her zaman vardı. 1950’de Demokrat Parti iktidar olduktan sonra, biliyorsunuz ilk Ticaniler olayıyla patlak verdi. Ticaniler, Atatürk heykeline yok çişini yaptı, yok ABD’li bilmem ne yaptı… Hep bu tip şeyler, Türkiye’de yapılageldi. Basının genetiğinde bu var. Büyük Türk inkılabının itici gücü olmak, basının hoşuna gidiyor. Askerî ilgi, hoşuna gidiyor. Genelkurmay ziyaretinde, önlerindeki topuk seslerini duymak, hoşuna gidiyor.

-Sadece iç okşanması mı? Bir pragmatizm de var mı?

Pragmatizm de var, tabii. İşe bakın ki özellikle 27 Mayıs’tan sonra, askerî-sivil vesayet öne çıktıktan sonra, Türk basını büyük maharetle, o ikilinin yanında yer almayı başardı! Benim meşhur ‘troyka nazariyem’de üç ayak vardır: asker-yargı-basın. Basın ayağı ortadan kalkınca, iki ayak da düştü. Vesayetin güvenilir medyası olarak kalmayı sürdürseydi, zordu iş. Ama yine gidecekti. Onun gitmesinin sebebi AK Parti’den çok, ‘zamanın ruhu’nun değişmesinden kaynaklanıyor. O değişim rüzgârının önünde durmak mümkün değil artık. Referandumda EVET, bu yüzden kazandı.

-Halk, zamanın ruhunu sizlerden daha iyi mi anlıyor?

Tabii, tabii. Ben 10 senedir basın değil de halk olduğum için, ben de daha iyi anladım!

-Ne fark var?

Zamanın ruhunu anlamamakta direnmek, bir yere kadar mümkün. O sacayağında basın olsaydı, direniş biraz daha güçlü olabilirdi; ama sonuç gene değişmezdi. Biraz daha mesafe kaybederdik!

-Medya patronuyken, ‘Ergenekon’ diye bir yapılanma kulağınıza gelmiş miydi?

Hayır, ‘Ergenekon’ diye bir yapılanmayı hiç duymadım. Ama asker içinde birtakım kıpırtılar olduğunu duyuyordum.

-Bugün yine bir gazete yapsanız bunun "Ergenekon’un karşısında duran, kapatma davalarının karşısında duran, demokrat bir gazete" olacağını söylediniz Neşe Düzel’e…

Bir de ‘vicdanlı’ gazete dedim.

-Ama birçok yazar, sizi inandırıcı bulmadı… Sizce bu inandırıcılık problemi neden kaynaklanıyor?

Doğrudur. Psikolojik olarak bakın. İnsanların ‘değiştim’ beyanına inanıp inanmamaları havada bir şey. Doğru! AK Parti de, Millî Görüşçü bir gelenekten geliyor ve ‘değiştik’ diyor. Birileri, onlara inanmıyor. ‘Marksist solcuyduk, liberal demokrat olduk’ diyenlere, ‘dönek’ deniyor. Türkiye’nin kolay değişimi kaldırabilme gücü şimdi daha fazla. Değişim şimdi sağlanıyor; çünkü zaman doğru bir zaman. CHP’yi ‘sosyal demokrat’ parti sanıyordu, Avrupalılar. Olmadığını gördüler. Adam onun için Brüksel’e günah çıkartmaya gitti. Böyle komik bir ülkede Dinç Efendi’nin bundan 10 sene önce yaptıklarıyla, şimdi yaptıkları arasında fark var; ama inandırıcı değilse, herkes inanmamakta serbest!

-28 Şubat süreci sizce bitti mi?

Bitti. Bana göre referandumdan sonra Türkiye, muhteşem bir Türkiye olacak. İnşallah yanılmam, Güneydoğu sorunu da geniş ölçüde, çözüme doğru yol alıyor. Referandumda ‘evet’ çıkmasıyla birlikte, inşallah tek taraflı ateşkes süresiz hâle gelecek ve bu uğursuz, alçakça savaş bitecek. Başka bir Türkiye’ye doğru yol alacağız. Türkiye’de suç işlenecek; ama en azından bunu artık devlet organize etmeyecek. Van Gölü’nün ortasında ayin yapılıyor diye, Türkiye bölünmedi. Ama biz bu korkularla hep yaşadık. Heybeliada’daki Ruhban Okulu açılacak. Aleviler Sünnileri, Sünniler Alevileri düşman olarak görmeyecek.


Param olursa, mutlaka Taraf’a destek olurum


-Sabah’ı nasıl görüyorsunuz?

Her sabah dikkatle okuyorum. Güzel bir şey yaptıkları zaman mutlu oluyorum. Beğenmediğim bir şey yaptıklarını görünce kızıyorum, sanki gazete hâlâ benimmiş gibi. Yani o konuda tarafım. Sabah’ın tirajı düştüğünde içim acıyor. Yükseldiği zaman, seviniyorum.

-Aydın Doğan’ın Emin Çölaşan’ı göndermeden evvel sizden fikir alması da ilginç…

O çok matrak. Bodrum’daki oteline tavla oynamaya çağırdı. Emin Çölaşan’dan şikâyetini söyledi. "Kov, gitsin." dedim. Benim söylememle kovmamıştır; ama o kovma hikâyesi gerçekleşti ve 50 bin tiraj kaybetti, yüzde 15’ini kaybetti okurlarının… O zaman dehşete düştüler ve daha ulusalcı bir çizgiye geçtiler. Müthiş bir okur tepkisi var. Aynı tepki, Bekir Coşkun’u kovduğu için sanırım Habertürk’e olmayacak. Zira Habertürk’ün bir ‘kemik okur’u yok.

-Doğan Grubu’nda bazı gazetelerin satılacağı yönünde beklentiler de var.

Doğan Grubu, bildiğim kadarıyla, bütün gazeteleri satıp içinde bulunduğu durumdan çıkmaya çalışacak.

-Medyada nasıl bir yapı oluşur?

Bana göre bir şey değişmez. Hürriyet almak için çok cazip. Ama onu alırsanız, belirli riskleri de alacaksınız. Bir kadroyu da alacaksınız. Onları tasfiye etmeye kalksanız, okuru karşınızda bulacaksınız.

-Medya serüvenine yeniden başlamayı ister miydiniz?

Türkiye’nin şimdi yaşadığı bu muhteşem değişime katkım olsun isterdim.

-Bu yılın başlarında, kulislerde bir iş adamıyla birlikte yeni bir gazete çıkaracağınız söylentisi yayıldı.

Böyle bir şey olmadı. "Oldu" dersem, yalan söylerim. Ama bunu her dakika hayal ediyorum.

-Bu kadar yıl, en çarpıcı gerçeklerle yaşamış bir ‘medya patronu’ hayallerle yetinebilir mi?

Ama bu şartlarla ilgili bir şey. Bu, kolay bir iş değil. TMSF’yle ilgili olan ilişkim, 3 senedir devam ediyor. 1,1 milyar dolar para yattı, bir türlü işi bitiremedim. Mali kaynağa kavuşmam lazım. Mali kaynağa kavuşursam, elbette gazete kurarım. Sıfırdan… Ne ben ne oğlum gazetecilik dışında bir iş yapabiliriz! Ama bu gazete, bir başka tür olurdu. Haberin yukarı çıktığı, köşe yazarı bolluğu yaşamayan bir gazete…

-Çok beğendiğiniz Taraf zora düşerse destek olur musunuz?

Param olursa, mutlaka. Ben hâlâ Taraf’ın benim anladığım anlamda bir gazete olduğu kanaatinde değilim. Bana göre bir misyon, bir havarilik. Ama gazete değil. Eksiği yok, fazlası var. Gazete olsalar, şimdiki işlevini yapamaz. O konuda değişmelerini de istemem doğrusu!


http://aksiyon.com.tr/