forkredit.com | | vivaspb.com | finntalk.com
Yazdır
PDF

'YURDUNU KAYBEDEN ADAM' YURDUNA DÖNDÜ...

Aktif .

mustafa_koker_225MUSTAFA KÖKER - LONDRA

Cengiz Dağcı’yı üç kelime ile anlatmam istenseydi, bir yazarı kendi eserinin adıyla anarak dramatize etme tehlikesine karşın,  yine de “Yurdunu Kaybeden Adam” olarak tanımlardım onu.

Soğuk mu soğuk, kasvetli, puslu bir Londra Cumartesi’sinde, Wimbledon Southfields Caddesindeki kapıyı çaldığımda, karşımda duran gür kaşlı, beyaz saçlı edebiyatçı için aklıma gelen tanımlayıcı ilk cümlenin bu olması “eşyanın tabiatına uygun”.

Çünkü “Yurdunu Kaybeden Adam...”, tamı tamına bu önemli yazarı anlatıyor. Hem de fazlasıyla. Bütün dünyanın “kimyasını” değiştiren, coğrafyaları alt-üst eden II. Dünya Savaşı ile başlayan “Korkunç Yıllar”, yüzbinlerce insana yurdunu kaybettirdi ama, tuhaftır, Türkçe okuyup yazan bizlere bir edebiyat adamı kazandırdı. Tüm dünya için talihsizlik olan bu büyük paylaşım savaşından, ola ola böyle bir “faydamız” olmuş. Teselli babından bir mutluluktur bu aslında.

NE ÇOK ŞEY GERİDE KALDI

Demir tokmağıyla birkaç kez tıkladığım kapıyı yavaşça açan “ihtiyar delikanlı” tarih okumak için girdiği üniversite yıllarında, apar-topar götürüldüğü meçhul yolculuktan, ne özlediği Kırım’a, ne de geride bıraktığı gözü yaşlı anasına bir daha hiç dönemedi. Henüz bıyığı yeni terlemiş “Kırım’ın Genç Şairi”, yazdığı şiirleri de, anacığını da, çok sevdiği Kırım’ını da geride bırakmıştı.

Esir ve mülteci kamplarından geçen “ölüm ve korku” yolu, Ukrayna, Polonya, Almanya ve savaş yıllarının sonunda İngiltere’ye uzandı. Bu acılı yolculuğun tüm safhaları onlarca cilt kitapta yer buldu. Birçok edebiyat eleştirmeni tarafından yazılmıştır mutlaka ama ben de belirteyim. Cengiz Dağcı ve eserleri, çok sayıda akademisyenin araştırma konusu oldu.

Kardeş Edebiyatlar için “babam gibi bildiğim” bu güzel adamı, bir defa daha ziyaret ettim. Uzun süredir çalmadığım kapıyı bir defa daha çaldım bilvesile. Ve bir defa daha dinledim bu “güzel adam”ın hayatında tam, bende eksik olan kesitleri.

“TÜRKÇEM: ANAMIN DİLİ”

İlk akla gelen eseri “Korkunç Yıllar”, 1956 yılında bizzat Yaşar Nabi’nin arzusu ile Varlık Yayınları arasında çıkan ve tam eli bir yıldır Türkiye Türkçesi ile yazarak, Türk edebiyatına 20’den fazla eser kazandıran Cengiz Dağcı, çok iyi derecede İngilizce ve Lehce bilmesine rağmen, yazı dili olarak “anamın konuştuğu dil” diye tanımladığı Türkçeyi seçtiğini anlattı hep.

TÜRKİYE’DEKİ İLK ESER

İlk kitabı 1956 yılında Varlık Yayınları arasında çıktı. Kitabın orijinal adı “Sadık Turan’ın Hatıraları” idi. Ancak müsveddelerini gönderdiği Varlık Yayınları sahibi Yaşar Nabi, kitabın çok büyük olacağını bildiren bir mektup yazarak, iki cilt halinde yayınlamak istediğini bildirdiği bu kitabın ilk cildi “Korkunç Yıllar” adı ile yayınlanır. Bundan üç ay sonra da ikinci cilt, “Yurdunu Kaybeden Adam” okurlarıyla buluşur.

İngiltere’ye 1946 yılında gelen Dağcı’nın Türkiye Türkçesini benimsemesi ve yazı dili olarak kabullenmesinde, Almanya’da mülteci kampında tanıştığı ve gönlünü kaptırdığı Zehra Karabaş’ın Türkiye’den gönderdiği birkaç kitabın etkisi de vardır. “Türkiye Türkçesi anamın bana konuştuğu dildi” demeyi hiç ihmal etmiyor Dağcı.

KENDİ DİLİNDE YAZARSAN O DİLİN YAZARISIN

İyi derecede İngilizce ve Lehce bilen, Rusca’yı da iyi konuşan Cengiz Dağcı, bir dönem İngilizce yazmayı da denemesine rağmen Türkçede devam etmeye karar verir. Bir İngiliz profesör yazarın “Korkunç Yıllar”ını İngilizceye çevirdiği halde yayıncı bulamadığı için basılamaz. Daha sonra İngilizce müsvedde Amerika’da bir yayınevine gönderilir. Yayınevi basılacağını bildirdiği halde irtibat kopukluğu neticesi kitabının İngilizcesi basılsa da yazarına ulaşmaz ve kaybolur.

TÜRKİYE’DE “FAŞİST”, ALMANYA’DA “KOMÜNİST”

Cengiz Dağcı’nın romanlarında ana temayı Kırım Tatarları’nın sürgün yıllarında ve İkinci Dünya Savaşı sonrasında yaşadıkları dram oluşturdu. Eserlerindeki antikomünist yaklaşım sebebiyle, sağ-sol kutuplaşmaları Dağcı’yı “sağcı yazar” olarak, bir kesimin yazarı haline getirdi.  Bu durumdan rahatsızlığını özel sohbetlerinde dile getiren yazar, Yaşar Nabi’nin ölümünden sonra Varlık Yayınevi ile irtibatım koptu. Türkiye’de ideolojik ayırım çok öne çıktı. Varlık Yayınevi’nin başına geçenler beni ‘sağcı yazar’ olarak değerlendirdiler ve eserlerimi basmadılar. Ben yazarların kutuplaşmalar içinde yeralmasından hoşlanmıyorum. Yazar, toplumun her kesimine hitabeder.  Şimdi bütün kitaplarım Ötüken Yayınları tarafından seri olarak yayınlanıyor. Bütün eserlerim yeniden seri halde basıldı. Yeni çıkan hikayelerim ve hatıralarımla birlikte toplam 24 kitabım Ötüken Yayınları arasında yeniden basıldı” diyerek, Ötüken Yayınları’na  müteşekkir olduğunu vurguluyor.

Dağcı’nın eserleri Türkiye’de kutuplaşmaya kurban giderek “sağcı” damgası alınca Varlık Yayınları’yla yolu ayrılır. Soğuk savaş yıllarında “sağcı yazar”ın tercümesi “Faşist”tir. Dolayısıyla kitaplarını yayınlayacak adresler de “milliyetçi” olmalıdır.

İşte tam da bu noktada Cengiz Dağcı’nın, 1945’li yıllarda, savaşın orta yerinde Almanya yakınlarında yaşadığı bir anısını burada yazmak farz oluyor... Almanlar Türkistan Lejyonu oluşturmanın yanında bir de kendi kontrollerinde birlikler oluşturmaktadır. Cengiz Dağcı da Rus olmadığı için, Ruslara karşı savaşacak bu birliğe alınmak istenmektedir. Dağcı ise buna karşı çıkıp, Alman birliğine katılmak istemeyince, “Komünist” damgası yiyecektir.

KIRIM HEP AKLINDA OLDU

Ayrı kaldığı, bir daha dönemediği ve hayatı boyunca özlemi ile yaşadığı Kırım’ı sadece romanlarına konu etmekle kalmadı Dağcı. Her fırsatta anayurdundaki gelişmeleri yakından takip etti. Yarım asırdan fazla süren “Korkunç Yıllar”ın ardından Sovyet rejiminin dağılmasıyla birlikte  Kırım Tatarlarının vatana dönüşü mutlu ediyor Kırım’ın bu büyük edebiyatçısını. Maddi imkansızlıklar sebebiyle kitapları Kırım’da basılamadı belki ama ülkesinde bıraktığı gençlik şiirleri sevenlerince kitap haline getirildi. Yüreği hep Tatarlarla birlikte atıyor. Dönemeyen Tatarların da Kırım’a kavuşmaları için dua ediyor.

ÇİFTE NİKAHLI, AYRI DİNE MENSUP AMA MUTLU 

Cengiz Dağcı’nın, vatandan uzakta geçen savaş yıllarında, Polonya’da tanışıp, daha sonra 53 yıllık bir hayatı paylaştığı eşi Regina hanım, Roman-Katolik asıllıydı. Birlikte geçen yarım asırdan fazla sürede iki ayrı dine mensubiyetin, eşi ile sorun olmadığını anlatıyor Dağcı: “Ölen eşim Regina ile 53 yıl süren evlilik hayatımız oldu. Bu süre zarfında farklı dinlerden olmamız hiçbir zaman problem olmadı. Evlendiğim zaman eşim Roman-Katolik ben ise Müslümandım. Evvela nikahımızı imam kıydı sonra her ikimizin de kendi dinimize göre nikahlarımızın kıyılabilmesi için kiliseye gittik. Eşimin dinine göre evlenebilmesi için Roma Papazı’nın izni olması gerekiyordu. Polonya’daki Kilise bizim için Vatikan’a mektup yazıp danıştı ve izin alındı. Vatikan bizim evliliğimiz için özel izin verdi. Her ikimizin dinine göre nikah yapıp evlendik. Evlilik hayatımız boyunca dinlerimiz hiç problem olmadı” diyor.

HANIMEFENDİNİN İSTEĞİ

Burada, yazardan uzun süre sakladığım, ama en son görüşmemizde söyleyebildiğim bir hususu da aktarmam lazım. Regina hanım, kendilerini ziyaret ettiğim bir gün, benimle özel konuşmak istediğini söyleyerek, bir köşeye çekip şunları söyledi: “Bak Mustafa! Cengiz’in kalbi hiç iyi değil. Bir ayağı çukurda. Eğer benden önce ölürse cenazesini İslam dinine göre kaldırmamız lazım. Onun için bana bu konuda yardımcı olur musun?” Bu duyarlı hanımefendi, eğer Cengiz bey için emri hak vaki olursa İslami cenaze hizmeti veren kuruluşların telefon ve adreslerini de istemişti benden.

Hayatı baştan sona hüzün dolu bu hikayenin kahramanını Cengiz Dağcı’yı son ziyaretlerimden birinin ardından yazdıklarımı paylaştım sizinle.

Dağcı 22 Eylül Perşembe günü öğle saatlerinde Southfields’daki evinde 92 yaşında vefat etti. Eşi Regina hanımın vasiyeti yerine getirildi.

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu merhum yazar ile yakından ilgilendiler.

Keybedilen her değer acı verir insana ama bu defa öyle olmadı. Çünkü “Yurdunu Kaybeden Adam” yurduna döndü.

mustkoker@gmail.com

eurovizyon.co.uk