forkredit.com | | vivaspb.com | finntalk.com
Yazdır
PDF

Ataerkil Hegemonyanın medya metinlerinde yeniden üretilmesi

Aktif .

ETİKETLER:Necla Mora

neclamoraPROF. DR. NECLA MORA 

İnsanlık tarihi, erkek egemenliğinin inşa edilmesine tanıklık etmiştir. Mülkiyette, dinde, ahlakta, yönetimde erkek iktidarı, Ataerkil yapılanmanın kendini yeniden üreterek topluma onaylatmasından meşruiyetini alan bir anlayıştır.

Dolayısıyla Ataerkil yapı, iktidarın çıkarlarına göre oluşturulmuş yaşam kaynağını sosyal normların uygulayıcısı olan kamuoyundan alan erkek egemen bir yapılanmadır.

İktidarın erkek üzerinden yürüttüğü hegemonyanın medya metinlerinde inşa edilmesi ve yeniden üretilmesinin incelenmesini konu olarak ele alan bu çalışmanın amacı,  medya metinleri üzerinden inşa edilen ve yeniden üretilen güç/iktidar ilişkilerinde ataerkil söylemin rolünü ortaya koymaktır. 

Türkiye toplumunda ağırlıklı olarak geleneksel yaşam tarzının egemen olduğu kırsal kesimde baskın olarak görülen ataerkil anlayış ve sosyal uygulamalar, iç ve dış göçlerle büyük kentlere ve gelişmiş Avrupa ülkelerine taşınmaktadır. 

Çalışmanın yöntemi, erkek egemenliğinin temsil edildiği, ataerkil yapılanmadaki ataerkillik (Patriarchy) ve iktidar kavramları açıklanarak, hegemonya kuramına göre, iletişimsel eylem olarak iktidar ilişkisinin nasıl kurulduğu ve yeniden üretildiği tartışılacak ve ‘40 Metrekare Almanya’ filminin hegemonya kuramına göre toplumbilimsel çözümlemesi yapılacaktır.

 

Anahtar Kavramlar: Ataerkil Yapı, Sosyal/Hukuksal Normlar, Erkek Egemen Bakış Açısı, Toplumsal Cinsiyet.

1. Giriş

Ataerkil toplumlarda bireyin erkek olarak tanımlanması ve bunun iktidarda yansımasına bağlı olarak toplumsal cinsiyet, siyaset, eğitim, kurumsal işleyişler, sosyal yaşam, aile yaşamı benzeri birçok alanda, eşitsizlikten ataerkil şiddete varan geniş bir etkiye neden olduğu görülmektedir. Özellikle ekonomik özgürlüğü olmayan ve eğitim düzeyi düşük veya hiç eğitim almamış kadınların yoğun olarak bulunduğu bölgelerde erkek egemen anlayış daha baskın olarak ortaya çıkmaktadır (Mora, 2005, s. 3). Ayrıca bu durum iç ve dış göç yoluyla büyük kentlere veya gelişmiş Avrupa ülkelerine taşınmaktadır. Erkek egemen bakış açısı (ataerkil), tek tanrılı dinlerin ortaya çıkardığı kültürel altyapı ve sosyal normlarla bunlara bağlı olarak oluşan kurumlar ve hukuksal normlar, kadını önce babaya daha sonra  kocaya ve amire tabi kılan bir olgu olarak ataerkil toplumların temelini oluşturmuştur. 

Eğitimi ve ekonomik alım gücü olmayan kadının birey olarak toplumda değeri ve önemi yoktur.  Ancak eğitimli ve ekonomik alım gücü  olan kadınlar bile yasalar karşısında erkeklerle eşit haklar elde etmek için mücadele etmek zorundadır. Binlerce yıldır içselleştirilen ve sürekli yeniden üretilen ataerkil toplumsal yapı, kadınların, kadın hakları ve yasalar karşısında erkeklerle eşit haklara sahip olma mücadelesi, yasaların çıkarılması konusunda olumlu sonuçlar vermesine rağmen, sosyal yapının değişmesi çok yavaş olduğundan istenen olumlu sonuçlar alınamamakta ve bu yolda birçok kadın yine ataerkil anlayışın kurbanı olmaktadır. Ayrıca geleneksel anlayışın inşa edildiği ve yeniden üretildiği medya metinlerindeki ataerkil söylemlerin varlığı, bu çabaların etkisini yok etmekte ya da azaltmaktadır. Böylece medya, bu konuda toplumsal değişim ve dönüşüme sekte vurmakta ve günlük yaşamda ataerkil anlayışın devam etmesine ve ataerkil eylemlere meşru bir zemin hazırlamaktadır. 

Toplumsal yaşamda erkek egemenliğini kuran bir olgu olan ataerkillik (patriarchy) kavramı, erkeklerin veya erkek zihniyetinin her türlü sosyal, siyasal, ekonomik, kültürel karar ve ilişkilerde belirleyici olduğu örgütlenme biçimidir (Demir&Acar, 1997, s. 31). Bu kavram, genel anlamda, devlet,  aile, miras hukuku ve sosyal düzenin erkek üzerinden yürüdüğü anlayışına dayalı toplum modelidir. Erkek egemenliği yeni kadın hareketleri ve feminist çalışmalara kadar aralıksız binlerce yıldır devam etmektedir. Bu egemenlik, ekonomik, yasal ve kültürel alanda erkeklerin üstünlüğü anlayışına dayanır. Ataerkil düzende, aile ve devletin yönetiminin yanında, ailenin ve devletin korunması ve kollanması  görevleri erkeğe verilmiştir. Ataerkillik, 19 yüzyılda, karı koca ve çocukların bulunduğu aile işletmelerinin ortaya çıkmasıyla birlikte, işçi- patron ilişkisini içine alarak genişleyen bir kavramdır. Ataerkillik yerine bazen Babaerkil veya Paternalizm kavramları kullanılmıştır (http://universal_lexikon.deacademic.com/43360/ Patriarchat). 

Paternalist bir toplumda erkek egemenliği sürer. Bu egemenlik erkeklerin koruyucu, babalık rollerine dayanır. Bu rol daha çok simgeseldir. Paternalist bir toplumda baba çocuğuna mülk ya da toplumsal bir konum vaadinde bulunamaz, sadece koruyucu ve kollayıcı bir rol üstlenir (Sennett, 2011, 63-64). Stalin’in, ‘Ben sizin babanızım’ ünlü sözü, baba anlayışının devlet iktidarını kapsayan tipik bir göstergesidir. Bu sözler, halk üzerinde paternalist anlayışla (sahte sevgi gösterisi ile) tahakküm kurma arzusunu ortaya koyar (Sennett, 2011, s. 99). 

Hegemonya, egemen sınıfın çıkarları doğrultusunda siyasal, ekonomik, kültürel anlamda toplumsal rıza üretmektir (Williams, 2006, s. 175). Hegemonyanın sağlanmasında, rızanın üretilerek, ortak kanaatin oluşması çok önemlidir. İktidar (power), toplumu yönetme ve yönlendirebilme gücü ve bu güç ve yetkiyi elinde bulunduran organ veya hükümettir (Demir&Acar, 1997, s. 113). İktidar, toplumsal yapıda, toplumsal pratiklerin yaşama geçirilmesinde etkisini inşa etmek ve sürdürmek için toplumsal cinsiyet ilişkilerinde erkeklere kendi sınırlarını üreten belirli yollarla güç sağlar. Kadınların erkeklere bağımlı olduğunu varsayan ve bunu güçlendiren bir toplumsal politikanın yanında, kültür aracılığıyla bu düzen dayatılır. İktidarın meşru göstergesi olan otorite, toplumsal cinsiyeti barındıran iktidar yapısında, erkeklikle ilişkilendirilen ana eksen olarak tanımlanabilir (Connell, 1998, ss.152-153). İktidar, bireylerin rızalarını dikkate almaksızın onları etkileyebilme, yönlendirebilme veya denetleyebilme gücü ve yeteneğine sahip kişi olarak ele alındığında, Sennett’e göre, iktidarı yorumlama süreci olarak otoriteden söz edilebilir. Burada, iki farklı görüş ortaya atılır. Birincisi, ‘öznenin ne göreceğini,  ne hissedeceğini belirleyen iktidar koşullarıdır’ görüşünü savunur. Max Weber, bu görüşün temsilcilerinden biridir. Diğer görüşe göre ise, egemen sınıfların sahip oldukları iktidarın otomatik olarak otorite imgelerine dönüştüğüdür.  Onlara göre, güçlü kişi imgesi, başkalarını yargılayabilen kişi imgesi, disiplin ve korku ilkeleri oluşturur. Bu okulun temsilcilerinden olan Jules Guesde ve arkadaşlarına göre, egemen sınıfların düşünceleri çağın egemen düşünceleridir. İnsanlar iktidar hakkında düşünmezler, iktidardakilerin onlara telkin ettiği şeyi düşünürler (Sennett, 2011, s.28). Bu konuda A. Gramsci, kapitalist bir toplumdaki iktidar koşullarının çelişkili olduğunu ve bu çelişkinin insanları düşünmeye sevk ettiğini belirtir ve bu görüşe karşı çıkar. Weber ise, insanların iktidar hakkında farklı açılardan düşünce ürettiklerini, fakat sadece bazı düşüncelerin iktidardakilerin otorite olarak algılanmalarına yol açtığını söyleyerek bu görüşe katılmaz. Weber yapıtlarında, otorite algısını üç kategoriye ayırır. Birinci kategoriye giren, çok eski ve kurumsallaşmış inanca dayalı geleneksel otoritedir. İkincisi, kuralların yasallığına ve yönetenlerin emir verme hakkına dayalı olan yasal –rasyonel otoritedir. Üçüncü otorite ise, bireyin kutsallığına veya kahramanca gücüne dayalı karizmatik otoritedir ( Weber’den aktaran Sennett, 2011, s. 29). Sennett, Weber’in insanların yetkilerinin meşru olduğuna inanmadığı kişilere itaat etmediklerini ileri sürmesi nedeniyle Weber’in yaklaşımının en belirgin özelliğinin otoriteyi meşrulukla özdeşleştirmesi olduğunu söyler (Sennett, 2011, s. 30). 

Gramsci’e göre, egemen azınlık, iktidarını kurmasında ve yeniden üretmesinde, hem kültürel, hem ideolojik, hem de güç aygıtlarını elinde bulundurarak, kendi çıkarı doğrultusunda değerlerini topluma benimseterek rıza üretir ( Barrett, 1996, ss. 61-67).    Hegemonyanın inşasında aydınların rolü ve önemine dikkat çeken Gramsci,  aydınları, organik ve geleneksel aydınlar olarak ikiye ayırarak,  organik aydınları, toplumsal yaşama aktif olarak katılan, kurucu, yaratıcı, ilham verici ve ikna edici, birleştirici ve örgütleyici siyasal varlıklar olarak tanımlar (Çam, 2008, s. 241). Organik aydınlar, dil aracılığıyla egemen söylemi inşa ederek, topluma egemen sınıfın görüş ve değerlerini benimsetirler. Dolayısıyla medya metinlerinde, bu değer ve görüşler işlenerek inşa edilir ve yeniden üretilir. 

Hegemonya kavramını ideoloji ile ilişkili olarak açımlayan Althusser, ‘İdeoloji Ve Devletin İdeolojik Aygıtları’ adlı çalışmasında, bireyin devlet ve aygıtı içindeki varlığının, ancak devlet iktidarının bir işlevi olarak anlam kazandığını belirtir. Ona göre, tüm siyasal sınıf mücadeleleri devlet çevresinde döner (Althusser, 1994, s. 30). Devletin ideolojik aygıtları olan, din, aile, okul, hukuk, siyasal sendikalar, kitle iletişim araçları ve kültür, egemen yapının kendisini inşa etmesine ve yeniden üretmesine katkıda bulunurlar. Devletin ideolojik aygıtları, ideolojiyi kullanarak işler. Ancak devletin baskı aygıtları zor kullanır. Althusser’e göre, hiçbir sınıf, devletin ideolojik ve baskı aygıtları içinde ve üstünde hegemonyasını uygulamadan devlet iktidarını sürekli olarak elinde tutamaz  (Althusser, 1994, ss. 34-36). Dolayısıyla Gramsci'nin hegemonya kuramını Althusser, ‘İdeoloji Ve Devletin İdeolojik Aygıtları’ adlı çalışmasında, hegemonyanın nasıl inşa edildiğini ve yeniden üretildiğini sosyal ve hukuksal kurumlar üzerinden açımlayarak netleştirir. 

Sınıflı toplumlarda insanlar, kendilerini birey olarak tanımlasalar da, bu onlara toplumsallaşma süreci içinde yukarıda sözünü ettiğimiz sosyal ve hukuksal kurumlar aracılığıyla sonradan kazandırılan bir özelliktir. İnsanların toplumsal pratikleri devletin ideolojik aygıtları tarafından inşa edilir ve yeniden üretilir. Dolayısıyla sömürü ilişkilerini gizleyen ataerkil ideoloji,  dinsel öğreti ve pratiklerle, sosyal ve aile içi ilişkilerle, yasalarla, ders kitaplarıyla, kurumsal ve ekonomik  işleyişle ve bunların yer aldığı medya metinleriyle, egemen sınıfın görüş ve değerleri inşa edilerek ve yeniden üretilerek sürdürülür ve statükonun devamı sağlanır.

  2. Ataerkil toplumsal yapılanmanın tarihsel süreci 

Tarihin eski dönemlerinden beri erkekler kadınlara hükmetmiştir. Erkeklerin kadınlara üstünlüğü önceleri fiziksel yönden güçlü olmalarına dayandırılırken daha sonraları toplumlar ortaya çıktıkça, kadınlar üzerindeki egemenlik sosyal gelenekler, yasalar, dinler aracılığıyla meşru hale getirilmiştir (Marshall, 1997, s. 9). Sosyal, siyasal, yasal ve kültürel anlamda kurulan erkek egemen sistem, günümüzde kendini yeniden üretmekte ve varlığını sürdürmektedir.

Erkek egemen sistem, Berktay’a göre, Mezopotamya’ da İ.Ö 3500-3000 yılları arasında ilk kentsel devletlerin yapılanmasıyla ve yazının bulunmasıyla birlikte, kentler arası mücadele ve askeri rekabetin artmasıyla ortaya çıkmıştır. Askerlik, erkek egemenliğini güçlendirmiştir. Ayrıca bu dönemde, askerlerin yanında, yazının verdiği güçle kayıtları kendi tekelinde tutan tapınak rahiplerinin mülk sahibi olmaları, sınıflı toplumun ortaya çıkmasını sağlamıştır. Mülkiyetin miras yoluyla babadan oğula geçmesini güvence altına alan ve kadınların cinselliğinin kontrolünü   erkeklere veren ataerkil aile yapısı kurumsallaşarak yasalara girmiştir. Berktay, bu bağlamda kadınların cinselliğinin önce babanın sonra da kocanın malı olarak devlet güvencesine alındığını belirtir. Kadınların cinsel saflığının bir mal gibi pazarlanarak ekonomik değere dönüşmesiyle, fahişelik ortaya çıkmıştır. Cinselliği ve doğurganlığı kocaya ait olan saygın kadın ve herkese ait fahişe kadın ayrımı böylece kurulmuş olur (1996, ss. 80-81).  Aynı görüşü paylaşan Caner, ‘Kutsal Fahişeden Bakire Meryem’e Toprak ve Kadın’ adlı kitabında, ataerkil yapının, miras sorunu ve mülkiyet algısından kaynaklandığını belirtir. Bu sisteme göre, ev içinde ve toplumda erkek egemenliğinin sağlanmasıyla, mirasın erkek soyunun çizgisini izleyerek devam etmesinin kadın bedeninin ve cinselliğinin denetim altına alınmasıyla mümkün olacağı düşüncesi hakimdir (Caner, 2004, ss. 41-42).

  Connell ise, ataerkil yaklaşımın nereden geldiği ve nasıl ortaya çıktığına bakıldığında, bu konudaki bilimsel teorilerin Batı kaynaklı olduğunu ve Avrupa’da biyolojik ve toplumsal cinsiyetin Ortaçağ ve reformasyon aydınlarının yazılarında, kadınlar, erkekler ve tanrı arasındaki ahlaki ilişkiler hakkında olduğunu söyler (Connell, 1998, 48). Dolayısıyla ekonomik arka planı olan ataerkil yapının başlangıçta, sosyal anlamda inşa edilmesini ve yeniden üretilmesini ahlak ve din söylemleri ile sağladığı söylenebilir. 

‘Tohum ve Toprak’ adlı çalışmasında, Carol Delaney, kızının, “bebekler nereden gelir?” sorusuna, “baba, annenin içine bir tohum eker” diye yanıt verdikten sonra bir bilim insanı olarak kendisinin bile farkında olmadan erkekleri nasıl yücelterek yaratıcı (tanrısal), kadınları ikincil, aracı (dünyasal) konuma indirdiğinin farkına vardığını belirtir. Ona göre,  bu halk inanışı, her kuşak tarafından yeniden okunan ve üretilen birçok metinde, şiirlerde, şarkılarda ve dinsel dilde içselleşerek, gündelik yaşamı biçimlendiren, davranışlara, değerlere, yasalara ve kurumlara işlemiştir (Delaney, 2001, ss. 23-24). Delaney, yaratıcılığın, işlevsel olarak baba ve tanrı baba kavramlarında aynı anlamda kullanıldığını, aradaki tek farkın insani ve dünyasal olanla, göksel olan arasındaki fark olduğunu söyler. Ona göre,  dölleme kuramı ve tanrı anlayışı, aynı sistemin iki boyutur (2001, s. 27). Bu konuda Daleney’in görüşünü destekleyen Beauvoir, insanlığın başından beri erkeklerin kendilerini biyolojik ayrıcalıkları nedeniyle üstün olarak görmelerini sağladığını belirtir (Beauvoir’den aktaran Akal, 1998, s. 266). 

Dolayısıyla toplumsal kültür, din, siyaset, yasalar ve bunların medya metinleriyle inşa süreci ve yeniden üretimiyle, ataerkillik (patriarchy), erkekleri tohumları ile yaratıcı, kadınları tıpkı toprak gibi edilgen ve aracı konumuna indirgemektedir. Soyun erkek üzerinden devam ettiğini kabul eden bu anlayışa göre, yaratmak ve yarattığını korumak ve kollamak görevlerini içerir. Böylece tanrıya atfedilen görevlerin aile içinde temsilcisi, çocuğun oluşmasında biyolojik aracılık yapan babadır. 

Mead’in kadın ve erkek arasındaki sosyal farkın, biyoloji/kültür ayrımı üzerinden mi yoksa sosyal düzlemde yaratılmış kurgusal bir fark mı olduğu üzerinde yaptığı araştırma sonucunda,  gözlemlenen toplumlarda bu farkın öğrenilen ve öğretilen bir fark olduğu ortaya çıkmıştır ( Mead’den aktaran Akal, 1998, s. 267).  Akal, eğitimin kadını nesneleştirerek kendi bedenine yabancılaştırmasının,  ancak sosyal düzlemde anlaşılabilir olduğunu, bu durumun insanlığın sürü aşamasından toplum aşamasına geçerken kadın ve erkeğin birlikte sosyal oldukları anda ortaya çıktığını belirtir (Akal, 1998, s. 267).

Ataerkil devlet yapısının tarihsel arka planında, ilk devletlerin erkekliklerin farklılaştırılmasının aracı ve erkeklikler arasında mücadele alanı olarak siyasi otoritenin, erkeklerin ya da erkek grubunun elinde yoğunlaşması biçimindedir. Bu nedenle devletlerin kurulması ve orduların icadı, ataerkil devlet yapılanmasının temelini oluşturduğu söylenebilir. Ancak emperyalist dünya düzeninin kurulması, ticaret, fetih, kolonyalist hareketler, toplumsal cinsiyet anlamında farklı bakış açılarını ortaya çıkarmıştır  (Connell, 1998, ss. 206-207 ve s.  212). Mead’e göre, insan denen hayvanın geçmişinde kurduğu toplumlar çoğunlukla erkekler tarafından yönetilmiştir (Mead’den aktaran Marshall, 1997, s. 11). Birçok eski kültürde kadın kocasına tabi ve köle konumundadır. Örneğin eski Hawaii kültüründe erkek rahiplerin kurduğu tabu sistemine göre, erkek kutsal ve tanrısal, kadın  kirli ve dünyevi olarak kabul ediliyordu . Benzer biçimde devrimden önce Rusya’da erkekler kadını aşağı ve kirli görürdü.  Kızın evliliğine baba karar verir ve  baba damada ‘durak’ denilin bir kırbaç hediye ederdi. Böylece kendi yetki ve otoritesini damadına devrederdi (Marshall, 1997, s. 13).  Eski Yunanlı Aristo, kadını, erkeğin dölünü taşıyan bir taşıyıcı olarak tanımlıyordu (Marshall, 1997, ss. 15-16). Birçok kültürün halk masalında kadının tehlikeli olduğu konusu işlenmiştir. Hırıstiyan erkekleri, Cennet Bahçesi’ndeki sonsuz mutluluğu yitirmelerine Havva’nın neden olduğuna inanıyorlardı. Alman ressam Hans Baldung, bu konuyla ilgili yaptığı resimde  Adem, Havva ve yılan ilişkisini ele almıştır (Marshall, 1997, s.  21, s. 24). Marshall’a göre kadın erkeği cinselliği aracılığı ile kendine çekmekte ve onun gücünü cinsel eylemle tüketmektedir (Marshall, 1997, s. 29). Erkek kadına karşı, sevgi/nefret ve gerensinme/korkma duyguları arasında çelişki içindedir. Erkeğin kadına duyduğu korku bazı kültürlerde ölümün kadın olarak tasvir edilmesine neden olmuştur. Örneğin Slavlar, ölümü beyazlar giymiş bir kadın olarak tasvir ederler (Marshall, 1997, s. 34). Dolayısıyla erkekler, kültürel gelenekler, dinsel doktrinler ve sosyal kurallar oluşturarak kadını güçsüzleştirmeye ve böylece babaca koruyuculuk bahanesiyle onları edilgen ve güçsüz bırakarak kendi korkularından kurtulmaya çalışırlar (Marshall, 1997, 36).

Toplumsallaşma süreci içinde öğrenilen cinsiyet rollerine göre, baba eve ekmek getirir, anne yuvanın bakımı ile ilgilenir. Cinsiyet ve evlilik statüsü ile evlendikten sonra ailenin reisi koca kabul edildiğinden kadın, tamamen kocanın denetimine girmiş olur (Connell, 1998, s. 28, s. 33). Connell, toplumsal cinsiyetin üretim ilişkilerinin bir parçası olarak kapitalizmle ataerkilliğin bağlantısına dikkat çeker.  Toplumsal cinsiyet ilişkilerinin sınıf ilişkilerine paralel, ikisinin karşılıklı etkileşim içinde ve toplumsal cinsiyet ilişkileri temelinde kurulduğunu, ancak kapitalizmle ataerkil ilişkinin bağlantısının net olmadığını ve ataerkilliği neyin sistematik hale getirdiğinin sorgulanması gerektiğini belirtir (Connell, 1998, ss. 75-76). Bu amaçla cinsiyet rollerinin nasıl öğrenildiğine bakıldığında, rol öğreniminin, toplumsal konum, konuma özgü eylemler, rol beklentileri ve normlar, karşıt konumlar, yaptırımlar olarak beş aşamadan oluşan erkek ve kadın olmanın anlamının günlük yaşama aktarılmasıyla gerçekleştiği görülür. Kadınlık ve erkeklik rolleri, kadınların erkeklere tabi kılınmasıyla ikincil, araçsal konuma indirgenmeleri, rolün öğrenilmesi, toplumsallaşma veya içselleştirme ile sistematik hale getirilmiş olur (Connell, 1998, ss.77-79). Böylece dinsel, geleneksel inanışlarla kültürel yaşamın içine giren kadın- erkek ayrımcılığı, daha derinleşerek kadının ikincil konumunun toplumsal yaşamda ve medya metinlerinde yer alan erkek egemen (ataerkil) söylemle, inşa edilerek ve yeniden üretilerek meşrulaştırılmasıyla aşama kaydeder. 

3. Ataerkil yapının güç/iktidar ilişkilerindeki rolü

Sosyal bilimlerde, insan toplumsal sistemin bir parçası olarak ele alınır. İnsan, sosyal bir sistem içinde yaşar.Toplumsal kültürün belirlediği, değer, tutum, statü ve sosyal rollere göre, bireylerin birbirleri ile ilişkilerini düzenleyen sosyal normlar, sosyal sistem içinde oluşur (Özcan, 1998, s. 44). Dolayısıyla sosyal normlar iki farklı şekilde ortaya çıkar. Birincisi, toplu yaşam temelinde, toplumsal kültürün içinde, örneğin örf, adet, din kuralları gibi bilinçdışı kendiliğinden oluşur. İkincisi, iktidar sahibi egemen gücün oluşturduğu normlardır. Bunlar, yasalar gibi bilinçli oluşturulan sosyal normlardır (Özcan, 1998, s. 45). Her sosyal yaşam, önceki yaşam, kültür ve normları miras alır ve üzerine yenilerini ekler. Böylece toplumsal değişim ve dönüşüm gerçekleşir.

Sosyal normlar, kültürel sistem içinde oluşan davranış kalıplarıdır. Bunlar toplumsal kültüre göre normal kabul edilen ve sosyal yaşamı sürdürmek için egemen algılamanın dilsel olarak formüle edilmesiyle inşa edilen ve yeniden üretilen kalıplardır (Özcan, 1998, s. 61). Belli bir kültürel sisteme ait olan birey, sistemin meşru kabul ettiği hak ve yükümlülükleri yerine getirerek sosyal normlara uygun davranmış olur. Sosyal normların içinde ahlak kuralları, din kuralları, örf-adet kuralları ve  örf-adet benzeri kurallar yer alır. Bu kurallardan bazıları, içsel bazıları dışsal yaptırım mekanizmalarıyla kontrol edilir. Ahlak kuralları, din kuralları, örf- adet kuralları bunların içinde yer alır (Özcan, 1998, ss. 61-67).  Toplumun kadına ve erkeğe yüklediği roller, toplumun kontrol ve denetimi altındadır. Birey, rolüne uygun davranmadığında toplumsal dışlama ve baskıyla karşılaşır. Ataerkil yapıda kadından erkek sorumlu tutulduğu için kadının rolüne uygun davranmaması durumunda ondan sorumlu olduğu kabul edilen erkek önce uyarılır sonra dışlanır. Dolayısıyla toplum, ataerkil sistemin uygulanmasında sosyal yaptırımlarla ataerkil düzenin işlemesini sağlar. 

4. Medya metinlerinde ataerkil söylem

İktidar, hegemonik ilişkileri, ataerkil ideolojinin dil üzerinden söylem yoluyla kendini inşa etmesi ve yeniden üretmesiyle gerçekleştirir. Connell’e göre hegemonik erkeklik, kadınlarla ve tabi kılınmış erkekliklerle ilişkili olarak inşa edilir. Heteroseksüel ve evli erkekler, hegemonik erkeklerdir. Diğer taraftan kadınlıkları ön plana çıkarılmış kadınlar, ev ve yatak odası ile mahrem alanın yanında kültürel bir inşa biçimi olarak kamusaldır (Connell, 1998, s. 251). Connell, toplumsallaşma ve cinsiyet rolü teorisi arasında bir bağlantı bulunduğunu ve toplumsallaşma sürecinin, toplumsal kuralların yanında cinsiyet rollerinin öğrenilmesini kapsadığını belirtmektedir. Toplumsal cinsiyet kimliği, cinsiyet rollerinin öğrenilmesi, kişinin kendisi ile barışık bir psikoloji edinmesi açısından kadınlık ve erkeklik imajlarının onaylandığı bir kişilik sunmasıyla mümkün olduğu görüşüdür (Connell, 1998, s. 255, s. 258). Dolayısıyla kadınlık ve erkeklik imajlarının sosyal ve ruhsal arasındaki uzlaşımının sağlanması gerekir. Ataerkil söylem, din, aile, eğitim ve geleneksel kültür konularıyla ilgili olarak toplumsal yaşamda sıklıkla karşımıza çıkar. Ataerkil söylemde kadının toplumsal rolü ve kimliği, erkek egemen bakış açısına göre tanımlanır.   Bu söylemlerin genelinde kadını aşağılayan, metalaştıran, güvenilmez ve edilgen kılan sözler ağırlıktadır. Ayrıca erkekleri kadın üzerinden aşağılayan sözler kullanılmaktadır. Aşağıda Türk Dil Kurumu Türkçe Sözlük’ten birkaç örnek verilmiştir:

 Kadın kimliğini aşağılayan sözler; 'kaşık düşmanı', 'eksik etek', 

 Kadını erkek üzerinden öven sözler; 'erkek gibi kadın' (1988, s. 10, s. 441, s. 463)

Erkek kimliğini kadın üzerinden aşağılayan sözler; 'karı gibi ağlamak', 'kancıklık etmek',  'karı ağızlı', 'karı gibi', 'karısı ağızlı', 'karılaşmak' (1988, s. 778, s. 799). 

Ataerkil sosyal yapı, kadının bedeni ve cinselliği üzerinde erkek egemenliğini meşru gördüğünden koca eşinden boşanmış olsa bile onun üzerinde kendini hak sahibi kabul eder ve toplumsal değerlere ters düştüğüne inandığı eylemlerde kadına baskı ve şiddet uygulamayı kendinde hak sayar veya farklı nedenlerle yaptığı bu eylemi 'namus koruma',  'şeref koruma' kavramları ile meşru göstermeye çalışır.  Bu konuda medya metinlerinde sıklıkla bu tür baskı ve şiddet haberleri görmek mümkündür. 

Örneğin,  ‘Aldatıldığını öne sürerek dehşet saçtı’ başlıklı haberde, 

Şefika Etik eşi İbrahim Etik tarafından öldürüldü. İbrahim Etik eşini,  ’Başkasıyla Birlikte Olduğunu Söyledi, Erkekliğime Hakaret Etti’’ diye anlık öfke sonucu öldürdüğünü söyledi. ( HYPERLINK "http://gundem.milliyet.com.tr" http://gundem.milliyet.com.tr, 27.07.2013)

Ayşe Paşalı'nın katili de 'namusun' arkasına sığındı! başlıklı haberde 

Ayşe Paşalı’nın eski kocası İstikbal Yetkin, küçük kızının kendisini arayarak "Annem dayısının oğluyla düğünde dans etti" demesi üzerine sinirlenerek eşini öldürdüğünü söyledi. ( HYPERLINK "http://haber.sol.org.tr" http://haber.sol.org.tr, 27.07.2013) 

Yukarıda verilen iki örnekte görüldüğü gibi koca, kadının cinselliği ve bedeni üzerinde hak sahibi olduğunu varsayarak, bu durumun toplum ve yasalar önünde onun eylemini makul göstereceğine inanıyor. 

 ‘Türkiye’de Adam Öldürme Suçunda Etkili Olan Bazı sosyal/ Kültürel Özelliklere İlişkin Sosyolojik Bir Araştırma’ adlı çalışmasında Öğün,  Türkiye’de en çok namus ve şerefi koruma adına cinayet işlendiğini belirtiyor. Öğün’ün yaptığı araştırma sonucuna göre, erkekler, erkeklik anlayışı doğrultusunda şiddete yönelerek, toplumsal statü ve kültürel değerlerini koruma eğilimindedir ( Öğün,  HYPERLINK "http://www.pa.edu.tr/app_documents," http://www.pa.edu.tr/app_documents). Öğün’ün yaptığı bu araştırma sonucuna göre,  ataerkil toplum düzeninin sosyal yaşam üzerinde oldukça olumsuz yaptırımlara ve etkilere neden olduğu söylenebilir. Bu yaptırımların ortaya çıkmasında, dilin ideolojik anlamda kullanılmasıyla üretilen iletişimsel eylemlerin yani söylemin etkili olduğu gerçeğidir. Devran, dilin, mesajı, düşünceyi ve ideolojiyi taşıyan temel bir araç olduğunu ve gerçekliğin dil ve göstergeler aracığıyla sunulan söylemle ve söylem içinde inşa edildiğini söyler (2010, ss. 24-26). Dolayısıyla ataerkil hegemonya, dil aracılığıyla kadınlar üzerinden iletişimsel eylem olarak iktidar ilişkisinin kurularak yeniden üretilmesinin bir göstergesidir.

Aşağıda ataerkil anlayışın dış göçle, kırsal kesimden gelişmiş bir Avrupa ülkesi olan Almanya'ya taşınarak burada 40 metrekarelik bir daire içinde nasıl iletişimsel eyleme dönüştüğü toplumbilimsel çözümleme yöntemine göre çözümlenecektir.

5. ‘40 metrekare Almanya’ filminin hegemonya kuramına göre toplumbilimsel çözümlemesi

Tevfik Başer’in senaristliğini, yapımcılığını ve yönetmenliğini üstlendiği ‘40 metrekare Almanya’ filminin oyuncuları, Dursun rolünde Yaman Okay ve Turna rolünde Özay Fecht’tir. Ataerkil ideolojinin tipik özelliklerini yansıtan bu filmin konusu, Almanya’da işçi olarak çalışan Dursun'un, Türkiye'ye izne geldiğinde, kendi köyünden Turna’yı ataerkil geleneklere uygun olarak ‘başlık parası' denilen bir bedel karşılığında babasından istemesi ve evlenerek birlikte Almanya’ya Dursun’un oturduğu 40 metrekarelik daireye gelmeleriyle başlar. Turna, geleneksel köylü kıyafeti ile bu eve Dursun ile birlikte girer. Mutludur, daireye ceyiz olarak getirdiği eşyaları sevgiyle yerleştirir. Sabah eşine kahvaltı hazırlamak için elektrikli ocağı çakmakla yakmaya çalışır. Dursun ona ocağın düğmeyi çevirdiğinde yandığını çakmak gerekmediğini, buranın gelişmiş bir yer olduğu anlamında sözler söyler. Dursun işe gittikten bir süre sonra Turna dışarı çıkmak için kapıyı açmaya çalışır (Şekil 1) ancak kapı kilitlidir. Dursun geldiğinde ona kapıyı neden kilitlediğini sorar. Dursun dışarısının tehlikeli olduğunu ima eden sözler söyler. Turna giderek evde sıkılır ve pencereden karşı apartman dairesinde oturan küçük bir kız çocuğu ile iletişim kurmaya çalışır. Bunu fark eden kızın annesi kızını engelleyerek perdeyi kapatır. Turna kendi perdesini de kapatarak dışarısı ile tek bağını koparır (Şekil 2). Ancak bir süre sonra Dursun'a çok sıkıldığını hafta sonunda kendisini dışarı çıkarmasını söyler. Dursun onu ertesi gün dışarı çıkaracağına söz verir. Turna gece sevinçten uyuyamaz kalkar geleneksel köy kıyafetlerini giyer, süslenir (Şekil 3). Sabah Dursun kahvaltı ettikten sonra gazete alıp döneceğini söyleyerek evden çıkar. Turna onu merakla bekler. Ancak Dursun akşam geç saatte eve geri döner ve arkadaşları ile kahvehanede oyuna daldığını söyler. Turna Dursun'un kendisini oyaladığını dışarı çıkarmak gibi bir niyeti olmadığını anlar. 

Dursun çocuk istemektedir ve Turna ile sık sık duygusal paylaşım olmadan bu amacını yerine getirmek için cinsel ilişkiye girer. Ancak Turna hamile kalmaz, bunun üzerine Dursun bir din hocası getirerek dua ritüeli yaptırır. Turna hamile kalır. Dursun onu sevgiyle kucaklayarak dans eder. Ancak bu mutluluk gösterisi kısa sürer. Turna, erkek çocuk dünyaya getirmesi gereken bir taşıyıcı olduğunun farkına varır. Giderek ruhsal çöküntüye uğrar.  Bir gün Dursun banyoda kalp krizi geçirir ve yardım almak için dışarı çıkar. Ancak Turna ne yapacağını bilmediği için sadece bakar. Dursun daire kapısının önünde düşer ve ölür. Bir süre şaşkınlıkla bakan Turna Dursun'un çıplak vücudunu bir kenara çekerek kilitli daire kapısını açar ve dışarı fırlar. Önce yardım istemek için komşu dairenin kapısını çalar. Ancak yaşlı bir Alman kadın kapıyı açar ve anlamadığı sözler sarf eden Turna'ya kendisini anlamadığını söyleyerek kapıyı kapatır. Turna bundan sonra merdivenleri hızla inerek binanın dışına çıkar ve özgürlüğe koşar. 

Yukarıda kısaca özetini verdiğimiz filmin toplumbilimsel çözümlemesi,  aşağıda, 'yabancılaşma', 'sınıf' (sosyo-ekonomik), 'yaşambiçimi', 'toplumsal rol', 'cinsiyet', 'toplumsallaşma', 'stereotipler',  'değerler' kavramları üzerinden yapılmıştır ( Berger, 1996, ss. 90-96).

5. 1. ‘40 metrekare Almanya’ filminde, ataerkil düzenin hegemonya kuramına göre toplumbilimsel çözümlemesi sonucu elde edilen bulgular:

Kişiler

Turna

 

Dursun

Sınıf

alt sınıf 

alt sınıf

Cinsiyet

Kadın

Erkek

 

Yaşambiçimi

Geleneksel

Geleneksel

Toplumsal rol

Karı

Koca

Toplumsallaşma

Ataerkil

Ataerkil

Stereotipler

Hizmet sunar

 Namusu taşır 

 Kadın evinde oturur

 Kadın namuslu olur

Hizmet alır 

Namus korur

 Erkek evini geçindirir 

Erkek şerefli olur

Değerler

Evin ve kocanın bakımını yapmak

 Çocuk doğurmak

 Namuslu olmak

 Kocaya hizmet etmek

 Itaat etmek

Evin geçimini sağlamak

 Soyu sürdürmek 

Namus korumak

 Şerefli olmak

Tahakküm kurmak 

Yabancılaşma

Dış dünyada yer alan herşeye

İçinde bulunduğu geleneksel ve modern dünya arasında kalmışlığa (içeride ait olduğu kültür ve dışarıda içinde çalıştığı kültür farklı)  

 

Yukarıda çözümlemeden elde edilen bulgulara göre, ataerkil düzenin mağduru olan Turna, baba evinden koca evine gelir. Eğitimsiz ve ekonomik yönden bağımlı bir kadındır. Dolayısıyla barınma, korunma ve karnının doyurulması için itaat etmesi ve kendinden isteneni yerine getirmesi beklenir. Kadının üzerine kilitlenen kapı, simgesel anlamda ataerkil düzenin kadının gelişimindeki engelin bir göstergesidir.  ‘40 metrekare Almanya’ filminde ataerkil ideolojinin kadın erkek ilişkisini nasıl şekillendirdiği ve kadını edilgen bir konuma indirgediği belirgin bir biçimde görülmektedir. Dursun'un ölümü ile kapı açılmıştır, ancak dış dünyada engel vardır. Bu, dil ile taşınan kültür engelidir. Dış dünya içine doğduğu dünyadan tamamen farklı ve yabancıdır.  Simgesel anlamda, binlerce yıldır dil aracılığıyla inşa edilen ve yeniden üretilen ataerkil ideolojik söylem, onun kültürel anlamda donanımını da engellemiştir. Turna’dan yaşamının bir dönemi çalınmıştır. Tıpkı yeni doğmuş bir insan gibi herşeye baştan başlamalıdır. 

 6. Sonuç 

İktidarın erkek üzerinden yürüttüğü hegemonyanın medya metinleri aracılığıyla inşa edilmesi ve yeniden üretilmesi ataerkil söylemin rolünü ortaya koymaktır. Tarihsel süreç içinde tek tanrılı dinlerin olduğu toplumların sosyal ve siyasal yapılanmasında görülen ataerkil anlayış, ağırlıklı olarak eğitim, öğretim ve ekonomik yapı ile paralel ve ters oranda gelişme göstermesine ve geleneksel toplumlarda daha baskın biçimde görülmesine rağmen, bu yapının yarattığı baskı ve şiddet, iç ve dış göçlerle, büyük kentlere ve toplumbilimsel  inceleme nesnesi olarak  ele aldığımız '40 Metrekare Almanya'  filmi örneğinde görüldüğü gibi gelişmiş Avrupa ülkelerine taşınmaktadır.

 İktidarın erkek üzerinden yürüttüğü ataerkil hegemonya kendini inşa etmek ve yeniden üretmekle ayakta kalabilmektedir. Dolayısıyla kapitalist sistemin bir aracı olan medyanın işbirliğiyle iktidarını inşa etmekte ve yeniden üretebilmekte ve varlığını sürdürebilmektedir. 

Kaynakça

Akal, C. B. (1998), İktidarın Üç Yüzü, Ankara, Dost Kitapevi.

Althusser, L.(1994) İdeolji ve devletin ideolojik Aygıtları, Yusuf Alp, Mahmut Özışık (Çev.), 4. Baskı, İstanbul: İletişim Yayınları.

Barrett, M. (1996) Marx’tan Foucault’ya İdeoloji, Ahmet Fethi (Çev.), İstanbul: Sarmal Yayınevi.

Berger, A. A. (1996), Kitle İletişiminde Çözümleme Yöntemleri, 2. Baskı, Eskişehir: Anadolu Üniversitesi yayınları.

Berktay, F. (1996), Tek Tanrılı Dinler Karşısında Kadın, İstanbul: Metis Yayınları.

Caner, E. (2004) Kutsal Fahişeden Bakire Meryem’e Toprak ve Kadın, İstanbul: Su Yayınları.

Çam, Ş. (2008), Medya Çalışmalarında İdeoloji, Ankara: De Ki Yayınları. 

Connell, R. W. (1998), Toplumsal Cinsiyet ve İktidar, Cem Soydemir (Çev.), İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

Delaney, C. (2001), Tohum ve Toprak, Selda Somuncuoğlu ve Bora Aksu (Çev.), İstanbul: İletişim Yayınları.

Demir, Ö. ve Acar, M. (1997) Sosyal Bilimler Sözlüğü, 3. Baskı, Ankara: Vadi Yayınları. 

Devran, Y. (2004), Haber Söylem İdeoloji, İstanbul: Başlık Yayınları.

Marshall, T. (1997), Hükmeden Erkek Boyun Eğen Kadın, Gülden Şen (Çev.), İstanbul: Altın Yayınları.

Mora, N. (2005), "Kitle İletişim Araçlarında Yeniden Üretilen Cinsiyetçilik ve Toplumda Yansıması", Uluslararası İnsanbilimleri Dergisi, www. insanbilimleri.com.

Sennett, R. (2011), Otorite, Kamil Durand (Çev.), İstanbul: Ayrıntı Yayınları. 

Özcan, M. T. (1998) İlkel Toplumlarda Toplumsal Kontrol, İstanbul: Özne Yayınları.

Türk dil Kurumu (1988)  Türkçe Sözlük, Cilt I-II, Ankara: Türk Dil Kurumu Yayınları. 

Williams. R. (2006) Anahtar Sözcükler, Savaş Kılıç (Çev.), 2. Baskı, İstanbul: İletişim Yayınları.

Elektronik Kaynakça

 HYPERLINK "http://de.academic.ru/" Academic dictionaries and encyclopedias, http://universal_lexikon.deacademic.com/43360/ Patriarchat.

Öğün, A. (1998), ‘Türkiye’de Adam Öldürme Suçunda Etkili Olan Bazı sosyal/ Kültürel Özelliklere İlişkin Sosyolojik Bir Araştırma’  HYPERLINK "http://www.pa.edu.tr/app_documents/d478b2ad-3813-4555-9629-6332f8cf8d33/cms_statik/_dergi/1998/2/73-84.pdf" http://www.pa.edu.tr/app_documents/d478b2ad-3813-4555-9629-6332f8cf8d33/cms_statik/_dergi/1998/2/73-84.pdf.  

 

 

Ekler: ‘40 metrekare Almanya’ filminden sahneler

Şekil  SEQ Şekil \* ARABIC 1 Turna eşi işe gittikten sonra dışarı çıkmak ister. Ancak kapı kilitlidir.

 

Şekil  SEQ Şekil \* ARABIC 2 Turna Dursun'un kendisini gezmeye getirmesi için süslenmiştir. Dursun verdiği sözü tutmaz.

 

Şekil  SEQ Şekil \* ARABIC 3 Turna evliliğinin bir ev hapsi ve Dursun'un isteklerini karşılamaktan ibaret olduğunu anlar.

 

 Prof. Dr. Necla Mora

İstanbul Gelişim Üniversitesi. İktisadi İdari ve Sosyal Bilimler Fakültesi, Radyo Televizyon ve Sinema Bölümü. e-mail:  HYPERLINK "mailto:34alcenm@qmail.com" 34alcenm@qmail.com

*Bu Makale İngilizce olarak  (Reproductıon of patrıarchal hegemony ın medıa texts ) Elektronik Sosyal Bilimler Dergisi, Kış-2014 Cilt:13 Sayı:48 (131-147), www.esosder.org adresinde yayımlanmıştır.