forkredit.com | | vivaspb.com | finntalk.com
Yazdır
PDF

MEDYA DAVALARIN GEÇİCİ BİLİRKİŞİSİ Mİ?

Aktif .

ETİKETLER:Ayşe SelcenlMedya
ayse_selcenAYŞE SELCEN - MAKALE

Mahkeme raporlarının haberleştirilmesi 1830’lara dayanmaktadır (1).1880’lerin sonlarında, Joseph Pulitzer New York World gazetesinin haber odağını politik haberlerden suç ve trajediye değiştirdiğinde, tiraj 15 bin’den 250 bin’e yükselmiştir. 1900’lerin başında William Randolph Hearst aynı reçeteyle New York Journal’ın tirajını arttırmıştır (2).

Medyanın, Yasama-Yürütme ve Yargı’dan sonra 4. kuvvet olduğu kabul edilmektedir. Oysa Türkiye gibi demokrasinin Timur-lenk edasıyla işlediği bir ülkede, medyanın bir kuvvet değil, ancak “bir şeylerin” uzantısı olarak işlediği iddia edilebilir.
Böylesi bir sistemde de, medya, daha önce de yazdığım gibi, hem polisin kolluk görevine göz dikip, hem mahkemelerin yargılama yetkisini üstlenmeye kalktığı söylenebilir. Çünkü kendince bütün bu ihlalleri yaparken aslında bir “kamu hizmeti” yapıyordur, kamunun haklarını koruyordur.
Medya, toplumsal algı üzerinde çok büyük ve etkili bir güce sahiptir. Bu, tartışılması gerekmeyen bir gerçektir; bu noktada tartışılması gereken, medyanın bu gücü nasıl kullandığı olmalıdır. Ancak bu gücün nasıl kullanıldığını tasvir eden yeterli araştırma bulunmamaktadır.
“Dünyadaki en güçlü işletme medya. Suçsuzu suçlu, suçluyu suçsuz yapma güçleri var. Çünkü kitlelerin zihinlerini kontrol ediyorlar.”
Malcolm X, Amerikalı lider, 1925–1965
Dünyada, medya kuruluşlarının kamu görevi yaptıkları iddiasında bulunup bu görevin imtiyazlarını kullanmaları, hatta bu amaç uğruna gerçeği çarpıtıp, tahrif etmeleri medya etiği problemini doğurmuştur (3).
ETİK, BİR YÜK MÜ, BİR ÖZGÜRLÜK MÜ?
Gazetecilik, etik değerlerle çok sıkı ilişki içinde anılan mesleklerin başında gelmektedir. Talu (4), “iletişim sürecinde ‘doğruluk’tan sapıldığında, vatandaşın bunu kendi bilgisiyle düzeltme imkânının yok denecek ölçüde azaldığını, çünkü kamuoyunun ‘gerçek’ hakkındaki ‘bilgisi’nin büyük oranda medya tarafından belirlenmiş veya çoğaltılmış ama genellikle de sınırlandırılmış” olduğunu ifade etmektedir.
Medyanın aktif olduğu, kamuoyunun istisnalar dışında pasif olduğu, bu tek yönlü olarak işleyen haber iletiminde, yayıncı ve gazetecinin büyük ahlaki sorumluluğu ve bunun önemi, yukarda ifade edilen sebepten kaynaklanmaktadır.
Peki, bütün bunları neden anlatıyorum?
Bildiğiniz gibi, son birkaç yıldır, Adli Bilimler alanında akademik çalışmalarımı ve eğitimimi sürdürdüğümden, hem medyanın, artık hem de adli bilimler alanlarının içinden biri olarak gazete haberlerini daha “donanımlı” bir bilgiyle inceleyebiliyorum. Uluslararası katılımlı Akdeniz Adli Bilimler Akademisi’nin (MAFS) kongresinde “Mass Media Effect on Forensic Sciences” (Kitle Medyasının Adli Bilimler Üzerindeki Etkisi) konulu bir çalışmamı, 9. Adli Bilimler Kongresi’nde “Yazılı Basının Adli Bilimsel Süreç Hataları” konulu bir başka çalışmamı sundum. Yüksek lisans tez konum ise, “Yazılı Basında Adli Tıbbi ve Adli Bilimsel Süreçlerin Hatalı Haberleştirilmesi”ydi.
Bu çalışmalardan binlerce haberi, onlarca farklı parametreye göre incelediğimizde, şu iki nokta öne çıktı: Medyanın adli bilimlere ilgisi, popüler olaylarla artmaktadır ve medyanın yaptığı hataların %99,4’ü gazetecinin doğrudan yaptığı hatalardır (5). Haber kaynağı olan kişilerin yanlış yönlendirmeleri de, gazeteci hata yapma oranını arttırmaktadır.
GÜMÜŞSUYU’NDAKİ OLAY İNTİHAR MI, KAZA MI?
Medya bazı tür suçlara, daha fazla yer ayırmakta, hatta onları kayırmaktadır. Örneğin, medya cinsel suçlarla ilgili haberlere daha fazla yer ayırmakta ve bu konuda daha sık haber yapmaktadır (6, 7). Haber yapılma durumunu arttıran tarafların ünlü olması gibi başka parametreler de bulunmaktadır.
İki tarafın da saygın ve ünlü ailelere sahip olduğu ve medyanın, kamuoyunun yüksek ilgisiyle karşılaşan bir başka olay da, Nazlı Sinem Erköseoğlu’nun Gümüşsuyu’ndaki bir apartman boşluğunda ölü bulunması. Vakayı Agahta Christie usulü inceleyelim. Olay şöyle gelişiyor: Maktüle Nazlı Sinem Erköseoğlu, 26 Eylül 2010 gecesi, arkadaşlarına ifade ettiği belirtilen şekilde, “yeni” tanıştığı şüpheli Can Paksoy’la Ulus 29 adlı barda yakınlaşıyor. Arkadaşlarına haber vermeden orda kalıyor ve sabaha karşı 04.44’de Can’ın kaldığı abisinin evine gidiyorlar. Bir önceki gün ABD’den gelen, dolayısıyla jet-lag olan ve içtikleri içkilerin de etkisiyle daha da yorgun olan Can kısa süre sonra uykuya dalıyor. Ertesi gün (27 Eylül) annesiyle, ailesinin bulunduğu Adana’ya gidecek olan Can, annesinin ısrarlı telefonlarıyla uyanıyor ve gece tanıştığı kızı evde arayıp bulamayınca, gittiğini düşünerek, annesiyle birlikte, uçağı kaçırmamak için, havaalanına doğru yola çıkıyor. Daha sonra bir diğer şüpheli olarak kabul edilen Can’ın abisi Emre, maktülenin eşyalarını kardeşinin odasında buluyor ve evi aramaya başlıyor. Israrlı bir aramadan sonra, genç kızın cesedini apartman boşluğunda buluyor ve kardeşini arayıp eve dönmesini söylüyor. Daha sonra da zaten polisi arayarak durumu bildiriyor.
Savcılık olay anında evde olduğu belirlenen abi-kardeşi gazetelerin ifadesine göre  “tedbiren” tutukluyor. Oysa Ceza Muhakemesi Kanunu (CMK) 100. maddesine göre, tedbiren diye bir tutuklama şekli yok. Tutuklama için, kuvvetli suç şüphesi ve/veya delilleri karartma ihtimalinin olması gerekir. Yani gazetelerde yer alan “tedbiren” ifadesi hukuken doğru değil. Hata bir!
Yine gazete haberlerine göre, olay polis kayıtlarına “intihar” olarak geçiyor. Oysa olayın orijini yargılama sonucu belli olacak.
İstanbul Beyoğlu Cumhuriyet Savcılığı’nın hazırladığı iddianame 08 Aralık’ta İstanbul Beyoğlu 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nce kabul ediliyor ve şüphelilerin hukuksal savunmasını üstlenenlere göre, haksız yere 23 gün tutuklu kaldıktan sonra tahliye edilen iki kardeş hakkında “kasten adam öldürmek” suçundan müebbet hapis cezası isteniyor.
MEDYA, GEÇİCİ BİLİRKİŞİLİĞE Mİ SOYUNDU?
Bu noktadan sonra her şey daha da karmaşıklaşıyor. İşte tökezlediğim noktalar:
* Olayın olduğu 26 Eylül gününden itibaren gazetelerde, sık sık ve detaylı haberler çıkıyor. Otopsi raporunu sunan, yorumlayan, yeni yeni suçlar yaratan gazeteci arkadaşlarımızın atladıkları çok önemli bir nokta var. Ceza yargılamalarında, soruşturma (yani suç şüphesinin öğrenildiği andan, iddianamenin hazırlanmasına kadar geçen süre)  savcı tarafından ve gizli yürütülür, bu asıl kuraldır. Kovuşturma aşaması, yani savcı tarafından düzenlenen iddianamenin kabulünden ceza mahkemesinin karar vermesine kadar geçen sürecin ise açık olması esastır, gizli olması istisnadır. Zaten gizli olması gereken bir süreç, yani 26 Eylül 2010’dan iddianamenin kabulü 08 Aralık 2010’a kadar geçen süre, tamamen medyanın gözü önünde, yeni yeni delilleri yorumlanmasıyla, belki farkında olunmadan iddianameyi gizli bir 4. kuvvet gibi şekillendirmesiyle geçiyor. Hata iki!
Gizli olması gereken bir süreç olan soruşturma aşamasında, yine de mahkeme olaydan bir gün sonra 27 Eylül 2010 tarihinde kısıtlayıcı yeni bir gizlilik yasağı kararı çıkarıyor. 30 Eylül 2010’da ise, olaydan dört gün sonra, mahkeme yayın yasağı getiriyor.
Yani böylesi sıkı sıkıya basından uzak tutulması, adil yargılama sürecinin işlemesi için gerekli olan ve bunun mahkeme kararlarıyla da belirlendiği bir olayın kısa otopsi raporu (yani otopsi ön raporu) ve 23 Kasım 2010’da tamamlanan kat’i otopsi raporu nasıl medyanın eline geçti?
* Medya hangi uzmanlık ve bilirkişilik vasfına dayanarak, servis ettiği bu raporları yorumluyor? Örneğin, DNA gibi biyolojik materyallerle ilgili verileri ancak bir adli serolog doğru “okuyabilir”.
* Gizlilik ve yayın yasağı olan bir soruşturmada, medya raporların içeriğini en ince detayına kadar nasıl biliyor?
Örneğin, olay yeri incelemesi bizzat yapmışlar gibi, “genç kızın ölü bulunduğu 4 metrekarelik havalandırma boşluğunda hâlâ kan izleri duruyor” diye yazılıyor (8).
— Bir başka nokta: Maktülenin ailesinin avukatı Epözdemir’in talebi üzerine harekete geçen başsavcılığın isteğiyle, Cinayet Büro Amirliği, apartman boşluğuna bakan pencerede maktüle Nazlı Sinem Erköseoğlu’nun parmak izlerinin olup olmadığını araştırıyor. Sabah gazetesi muhabiri Gül Kireklo, iddianamenin 6 sayfalık olduğunu bir başka haberinde belirttiğini göz önüne alarak, ona bildirilen “doğruyu” yazdığını varsaymak yerine olacaktır (9).
“ (…)Raporda, pencerede 20 parmak izi bulunduğu, bunlardan 11’inin mukayeseye elverişsiz olduğu bildirildi. Mukayeseye elverişli 9 parmak izinin 7’sinin ise sağ el orta, sağ el işaret ve sağ el yüzük parmak izi olmak üzere Mahmut Emre Paksoy’a ait olduğu kaydedildi.” (9, 10)
İnsanın kendi evinde parmak izi olmaz mı? Üstelik, genç kızı ararken, apartman boşluğunda bulup pencereyi açmışsa… Hata üç!
Bir başka çelişki ise, cinsel ilişkinin olup olmadığı konusunda. Yine gazeteci arkadaşlar bilirkişilik yapmış. Maktülenin göğüs ve vajina bölgesinden alınan sürüntü örnekleriyle ilgili “Göğüs bölgesinden alınan sürüntü örneklerinde Can Paksoy’a ait DNA profillerine rastlandı. Vajina bölgesinden alınan sürüntü örneklerinin ise Paksoy ailesinin soy ağacından olan kişilere ait DNA profilleriyle uyumlu olduğu görüldü” (11, 12).
Bizlere, Adli Bilimler eğitimimizin ta ilk gününde öğretilen Locard prensibi şöyle der: “Her temas iz bırakır”. Yani vajinada bir erkeğe ait iz bulmak için, mutlaka cinsel ilişki olması gerekmez, herhangi bir el veya parmak dokunuşu bile kişiye ait biyolojik materyalin o bölgeye bulaşmasını sağlar. Üstelik raporlarda “meni”yle ya da “sperm”le ilgili bir şeyden bahsedilmiyor. Bahsedilse, bu kadar detaylı ve titiz çalışan gazeteci arkadaşlarım mutlaka atlamazlardı. Cinsel ilişki başka bir şey, dokunmak başka bir şey… Hata dört!
Üstelik maktülenin annesi, Ferah Kural, Sabah gazetesine verdiği röportajda, “cinsel ilişki iddialarının doğru olmadığını, DNA bulunmasının cinsel ilişki anlamına gelmediğini” söylüyor ve “medyayı daha duyarlı olmaya davet ediyor” (13).
— Muhabirler Adli Tıp raporunu geçici bilirkişilik yaparak yorumlamaya devam ediyor: “Tırnaktaki İz ‘Direniş’ İşareti” (11, 12). “10 tırnaktan alınan sürüntülerin 5’inde Paksoy ailesinin erkek fertleriyle uyumlu DNA profillerine rastlandı. Bu durum, Erköseoğlu’nun ‘direnmiş’ olabileceğini düşündürüyor.”
Oysa tırnak altında bir başkasına ait biyolojik materyalin çıkması o kadar da zor bir şey değildir. Adli tıbbi açıdan bilindiği üzere, biriyle tokalaşmak kadar gündelik bir hareketle dahi DNA hücrelerini içeren epitelyum hücrelerinin kişiden kişiye geçmesi tıbben mümkündür.
Tabii muhabir arkadaşlar, bu tırnak altı DNA delilini, boğuşma ve direniş olarak yorumluyorlarsa, Can Paksoy’un fiziki muayene raporlarını da görmek gerek. Herhalde direnişle karşılaştığına göre, bir yerlerinde tırnak izleri olmalı değil mi? Tırnak altında, deri parçası, kan, kıl gibi dokuların bulunması başka bir şey, DNA saptanması başka bir şey! Hata beş!
* Gizlilik ve yayın yasağı kararı olan bir dava hakkındaki savcılık iddianamesinin basına yansımasından sonra, gazetelerin manşetleri hemen yargıya vardılar ve davanın görülmesine gerek kalmadı. Başlıklar şöyleydi: “İki kardeş, Sinem’i aşağı attılar”, “İntihar değil, cinayet”…
Peki bütün dedektif dizilerinde, CSI dizilerinde izlediğimiz, öğrendiğimizi sandığımız, ülkemizde de tüm dünyada olduğu gibi çok önemli bir hukuk maddesi olan Masumiyet Karinesi’ne ne oluyor? Hani “suçluluğu kanıtlanana kadar herkes masumdu”? Sadece bir “iddianame” mi kesin hüküm verilmiş gibi etiket yapıştırıyor insanın üzerine?
Bu yargıya varan, bunu yazan gazeteciler, yargı kararlarını etkilemeye yönelik suç işlemiyorlar mı? Hata altı!
* Annesi babası kendisi küçükken ayrılan, ABD’de eğitim almasına rağmen döndükten sonra Türkiye’de 1,5 yıl içinde iş bulamayan, sevgilisinden 2 ay önce ayrılan maktüle Nazlı Sinem Erköseoğlu, DHA’ya göre (Doğan Haber Ajansı) göre 3 (14), CİHAN haber ajansı kaynaklı Bugün gazetesi haberine göre (15) 5 yıl önce ilaç içerek intihar etmeyi denemiş. Psikiyatrlar bunun dikkate alınması gereken bir nokta olduğunu söylerken, maktülenin babası Ergün Erköseoğlu ise “Kızımın daha önce de intihar girişiminde bulunduğu doğru. Ama büyütülecek bir olay değil” diyor (16).
* Medyanın ilk günden beri ikinci bir Münevver Karabulut davası olarak baktığı ve bu şekilde tanımladığı olayda hangi ortaklıklar var? Bu olaydaki maktüle Nazlı Sinem Erköseoğlu, öldürüp kesilip parça parça çöp kutularına dağıtılmadı. Bu olaydaki ikili yeni tanışıyor, oysa Karabulut ve Garipoğlu uzun zamandır sevgiliydi. Garipoğlu aylarca adaletten kaçarken, Paksoy kardeşler olayı kendileri bildiriyor, delilleri gösteriyor ve adaletle işbirliği yapıyorlar. Ben tek bir ortaklık görebiliyorum: iki davada da müştekinin avukatı Rezan Epözdemir.
* Peki, adaletin bir savaşçısı ve savunucusu olan bir avukat, üstlendiği davayla ilgili gizlilik ve yayın yasağı kararlarını bile bile nasıl gazetelere demeçler veriyor? Neden Paksoy’ların avukatlarının tek bir sözünü okumuyoruz gazetelerde?
Epözdemir, herhalde Karabulut vakasından alıştığı medya ilgisi sevmiş olacak ki, gizli yürütülmesi gereken soruşturma sürecinin, mahkemelerce verilen “gizlilik” ve “yayın yasağı” kararlarıyla daha da sıkı sıkıya çitlerle çevrildiği unutuyor ve şöyle beyanatlarda bulunuyor gazetelere:
— “Ailenin avukatı Rezan Epözdemir de ‘Sinem’in itildiği ihtimali üzerinde duruyoruz’ açıklamasıyla dikkat çekti” (17).
— Avukat Epözdemir, ‘Şüpheliler, ‘Daha önce hiç görüşmedik’ diyor poliste. Savcılıkta ise, ‘Kasım’da kuzenim tanıştırmıştı bizi’ diyorlar. Adli Tıp raporu ve DNA analizi bir aya kadar çıkacaktır. Biz Sinem’in itildiğini düşünüyoruz, yorumunu yaptı” (18).
— Sinem’in babası Ergün Erköseoğlu’nun avukatı, dün dilekçe vererek kardeşlerin tutuklanmasını istedi. Can Paksoy’un Sinem ile cinsel yakınlaşmada bulunmadığını anlattığını ancak aksini söyleyen bulgular olduğunu belirleyen raporlar olduğunu kaydetti” (19). Üstelik daha bu sırada iddianame kabul edilememişti.
Tekrar soruyorum: “Peki, adaletin bir savaşçısı ve savunucusu olan bir avukat, üstlendiği davayla ilgili gizlilik ve yayın yasağı kararlarını bile bile nasıl gazetelere demeçler veriyor? Neden Paksoy’ların avukatlarının tek bir sözünü okumuyoruz gazetelerde?”
Neden 28 yaşındaki avukat Rezan Epözdemir, 03 Ekim tarihinde Star gazetesinde yayınlanan röportajı veriyor (20) ve hem Münevver Karabulut davasıyla ilgili “Asla ve asla Cem’in avukatı olmazdım” derken, “Sinem’in ölümü 1 ay içinde aydınlanır” diye beyanatlar veriyor? Ve bu davayla ilgili aklına takılan şüpheli noktaları paylaşıyor?
Avukatın bu açıklamaları, medyanın sürekli yeni spekülasyonları, davayla ilgili verilen tedbir kararlarına muhalefet ve yargı makamlarını etkilemeye yönelik suç oluşturmuyor mu?
Peki, savcı 26 Eylül 2010 gününden, iddianamenin kabul edildiği 08 Aralık’a kadar geçen 42 günde, iddianameyi hazırlarken hiç mi etkilenmiyor medyada çıkan haberlerden? İnsanlar bunu merak ediyor, hiç mi savcının aklının bir köşesine takılmıyor “aşağı ittiler/attılar/yalan söylemişler” gibi “belirleyici” ifadeler ve etiketler? İşte benim adli bilimsel çalışmalarım da bu konu üzerine…
SİZ CSI ETKİSİ TÜRKİYE’DE YOK MU DİYORSUNUZ?
CSI Etkisi”, Amerika’daki CSI (Crime Scene Investigation- Olay Yeri İnceleme) dizilerinden ilham alınarak verilen bir etiket. Kitle medyasının ve CSI gibi “polisiye” dizilerin adli yargı makamları üzerinde etkisini ifade ediyor. Bu etki maalesef genel anlamda olumsuz bir etki, bu tip dizilerde gösterilen adli bilimsel yöntemler jüri üyelerinin kanıtların sunulumu ve verdiği sonuçlarıyla ilgili beklentilerini yükseltirken, yazılı medyanın yaptığı haberler de mahkemeyi “yönlendirici” bir tutum izleyebiliyor. Amerikan Temyiz Mahkemesi ve Amerikan Barolar Birliği bile, kitle medyasının toplumun adalet sistemini algılayışının üzerinde etkisi olduğunu kabul ediyor (21, 22).
Yapılan araştırmalar (23, 24), sosyal çevremizin çok güçlü bir bilgi kaynağı olduğunu ve insanların öğrenmesinin büyük çoğunluğunun diğerlerini gözlemleyerek olduğunu kanıtlamıştır. Adli alanda yapılan araştırmalar ise, medyanın adli olayları ele alış biçiminin hem medeni hukuk davalarında (25), hem de ceza hukuk davalarında (26, 27, 28, 29, 30) jürinin, savcıların ve hâkimlerin algılarını etkilediğini kanıtlamıştır.
2000 yılında CSI dizilerinin başlamasıyla konu edilmeye başlayan ve son 5 yıldır da etkileri üzerine bilimsel çalışmalar yapılan CSI Etkisi konusundaki ampirik çalışmalar yeterli olmasa da, CSI Etkisini yasal bağlamda inceleyen çalışmalar son yıllarda artmaya başlamıştır (31, 32, 33). Bu çalışmalar, CSI dizilerinin ve diğer hukukla ilgili dizilerin, yayınların yargılama süreci üzerinde ve yargı makamları üzerinde etkisi olduğunu göstermiştir.
Medyanın, son olarak maktüle Nazlı Sinem Erköseoğlu vakasında gördüğümüz gibi, geçici bilirkişilik görevi üstlenmesi ve toplumun ve yargının algısını şekillendiriyor olması, medyanın gücünü kötüye kullanması değil mi?
Medya araçlarının, bir adli olayla ilgili haber yaparken, “Masumiyet Karinesi”ni tamamen göz ardı etmeleri Basın Meslek İlkeleri’yle çelişmiyor mu?
Münevver vakasında da gördüğümüz gibi, şimdi Erköseoğlu davasında medyanın tutumu, adil yargılamayı etkilemiyor mu?
Medya, habere konu ettiği suçun sorumlusu olmasa da, kanun ve düzenle ilgili toplumdaki abartılmış bir dehşetin, korkunun ve tepkinin sorumlusudur (34). Medyadaki haberlerden elde edilen veriler uzmanların elindeki doğrulanmış verilerle uyuşmayabilir. Veriler çelişkili olsa da, “yalan” haber yapmakla suçlansa da, medyanın etki gücü azalmamaktadır.
ABD’de 2001 yılında yapılan bir araştırma, toplumun %76’sının bir suç hakkındaki fikirlerini, medyada gördükleri, duydukları ve okudukları bilgilerle oluşturduklarını göstermektedir (35).
Bu durumda, kitle medyasının, suçluluğu kanıtlanmamış bireyler hakkında haber yaparken özdenetimini arttırması ve daha fazla hassasiyet göstermesi gerekmez mi?
Bizler, hem iki ailenin de mahremiyetinin korunmasını sağlamak, maktüleyi sözde savunanlar tarafından daha da mağdur edilmesini engellemek amacıyla ve adil yargılama sürecinin hakkaniyetle işlemesi için, medyanın “hâlâ doğru” işleyen parçaları olarak daha sağduyulu olmalı ve haberlerimizi öyle hazırlamalıyız.
Medya, her haberi sıcağı sıcağına takip etme telaşında ve gayesinde ufak tefek hatalar yapabilmektedir, bu hatalar göz ardı da edilebilmektedir. Ancak bu haberleri yaparken kişilik hakları, özel hayatın gizliliği, mahkeme kararlarıyla belirlenmiş sınırlar aşıldığında, hem “Masumiyet İlkesi”, hem de “Adil Yargılanma Hakkı” açıkça ihlal edilmekte ve hukuka aykırı bu tutumlar medyayı da suçun bir parçası haline getirmektedir.
Peki, siz, hâlâ Türkiye’de CSI Etkisi yok mu diyorsunuz?
KAYNAKLAR
1- Chermak, S. (1995) Crime in the News Media: A Refined Understanding of How Crimes Become News: Media, Process, and the Social Construction of Crime: Studies in Newsmaking Criminology (G. Barak, Eds), pp.95-130, Taylor & Francis Publications içinde.
2- Lotz, R. E. (1991) Crime and the American Pres, pp.10–11, Praeger, New York.
3-  Medya ve Etik (1999), Birikim, 117 : 6.
4- Talu, U. (2000) Dipsiz Medya, s.142, İletişim Yayınları, İstanbul.
5- Güçhan, A. S. (2010) Yazılı Basında Adli Tıbbi ve Adli Bilimsel Süreçlerin Hatalı Haberleştirilmesi, s: 86, İstanbul.
6- Smith, S. J. (1984) Crime in the News, British Journal of Criminology, 24 : 289-295.
7- Jewkes, Y. (2004) Media and Crime, pp.35–63, Sage Publications, Beverly Hills.
8- Sabah Gazetesi, 28 Eylül 2010 tarihli haberi, muhabirler: Gülay Fırat, Rıdvan Tezel, Deniz Derin, Mustafa Kaya, Ali Oktay, Çağdaş Çetindemir.
http://www.sabah.com.tr/Yasam/2010/09/28/intihar_supheli_bulundu_iki_kardes_tutuklandi
9- Sabah Gazetesi, 10 Kasım 2010 tarihli haber, muhabir: Gül Kireklo.
http://www.sabah.com.tr/Yasam/2010/12/10/savci_paksoy_kardesler_sinemi_pencereden_atti
10- Sabah Gazetesi, 10 Kasım 2010 tarihli haberleri, muhabir: Gül Kireklo.
http://www.sabah.com.tr/Yasam/2010/11/10/camda_parmak_izi_bulunamadi
11- Sabah Gazetesi, 06 Aralık 2010 tarihli haberi, muhabir: Gül Kireklo.
www.sabah.com.tr/Gundem/.../gogus_ve_tirnakta_canin_dnasi_cikti
12- Taraf Gazetesi, 07 Aralık 2010 tarihli haberi.
http://www.taraf.com.tr/haber/paksoy-lari-paklamayan-rapor.htm
13- Sabah Gazetesi, 11 Aralık 2010 tarihli haberi, muhabir: Pervin Metin.
http://www.sabah.com.tr/Yasam/2010/12/11/karsima_cikip_prensesime_ne_yaptiklarini_anlatsinlar
14- DHA haberi, 27 Eylül 2010 tarihli, muhabirler: Ümit Türk, Kubilay Aydın, Mehmet Aktaran, Felat Bozarslan.
http://dha.com.tr/n.php?n=genc-kiz-daha-once-intihari-denemis-2010-09-27
15- CİHAN haber ajansı kaynaklı Bugün gazetesi haberi, 27 Eylül 2010.
http://www.bugun.com.tr/haber-detay/119804-sinem-in-sir-olumu-haberi.aspx
16- Habertürk gazetesi haberi, 30 Eylül 2010 tarihli, muhabirler: Sedef Şenkal, Mustafa Şekeroğlu.
http://www.haberturk.com/yasam/haber/556738-uc-olumde-uc-gelisme
17- Bugün gazetesi haberi, 30 Eylül 2010 tarihli, muhabir: Tolga Atar.
http://www.bugun.com.tr/haber-detay/120429-allah-korkusu-lazim-haberi.aspx
18- Sabah gazetesi haberi, 30 Eylül 2010 tarihli.
http://www.sabah.com.tr/Gundem/2010/09/30/nazlinin_itildigini_saniyoruz
19- Habertürk gazetesi haberi, 08 Aralık 2010 tarihli.
http://www.haberturk.com/yasam/haber/579302-iddianame-kabul-edildi
20- Star gazetesi haberi, 03 Ekim 2010 tarihli, muhabir: Özkan Güven
http://www.stargazete.com/pazar/sinem-in-olumu-bir-ay-icinde-aydinlanir-haber-298894.htm
21- Fox, L. R., Van Sickel, R. W., (2001), Tabloid Criminal Justice in an Age of Media Frenzy, p-5-8.
22- American Bar Association Report on Perceptions of the US Justice System, 62 ALB. L. REV., 1999:1307.
23- Bandura, A., (1969), Social learning of moral judgments. Journal of Personality and Social Psychology, 11: 275–279.
24- Bandura, A., (1978), Social learning of aggression. Journal of Communication, 28: 12–29.
25- Robbennolt, J.K., & Studebaker, C. A., (2003), News media reporting on civil litigation and its influence on civil justice decision making. Law & Human Behavior, 27: 5-27.
26- Kovera, M. B., (2002), The effects of general pretrial publicity on juror decisions: An examination of moderators and mediating mechanisms. Law & Human Behavior, 26: 43-72.
27- Moran, G., & Cutler, B. L., (1997), Bogus publicity items and contingency between awareness and media=induced pretrial prejudice. Law & Human Behavior, 21: 334-339.
28- Studebaker, C. A., Robbennolt, J. K., Pathak-Sharma, M. K., & Penrod, S. D., (2000), Assessing pretrial publicity effects: Integrating content analytic results. Law and Human Behavior, 24: 317-337.
29- Vidmar, N., (2002), Case studies of pre- and midtrial prejudice in criminal and civil litigation. Law & Human Behavior, 26: 73-105
30- Wilson, J. R., & Bornstein, B. H. (1998), Methodological considerations in pretrial publicity research: Is the medium the message? Law & Human Behavior, 22: 585-597.
31- Podlas, K., (2006), “The CSI Effect”: Exposing the media myth, Fordham Intellectual Property, Media and Entertainment Law Journal, 17: 429-465.
32- Reardon, M., Cooper, M., Morales, G. & O’Neil, K., (2006), Examining criminal and evidence expectancies with the use of profile evidence. Paper presented at the American Psychology-Law Society Annual Conference, St. Petersburg, FL:
33- York, R. M., O’Neil, K., & Evans, J. (2006), The “CSI effect:” Presentation style, eviden quality, and a possible remedy. Paper presented at the American Psychology-Law Society Annual Conference, St. Petersburg, FL.
34- Wykes, 2001.

35- Dorfman, L., Thorson, E., Stevens, J. E. (2001) Reporting on Violence: Bringing a Public Health Perspective into the Newsroom, Health Education and Behaviour, 28 : 402-419.

http://gazeteci.tv/