forkredit.com | | vivaspb.com | finntalk.com
Yazdır
PDF

Küresel Vizyonda Öncelik; Dışişleri mi, İçişleri mi?

Aktif .

SÜLEYMAN KARACA

suleymankaraca
Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Selçuk Üniversitesi Alaaddin Keykubat Yerleşkesi Süleyman Demirel Kültür Merkezi'nde düzenlenen ''Küresel Güç: Türkiye'' konulu konferansta yaptığı konuşmada,
Türkiye'nin büyük güç olması için olmazsa olmazları açıkladıktan sonra, her Türk insanının hayallerini süsleyen bir özlemi “Bu topraklar bizden sorulur” diye noktalıyor.
Konuya ilişkin, 16 Mayıs 2009 tarihli bir haber analizde  Türkiye’nin bölgesel güç olmanın ötesini hedefleyen küresel güç olma yolundaki çabalarının anlatımı arasında Sayın Davutoğlu’ndan nakledilen bir anekdot, tüm yalınlığına karşın çok bilgece bir gerçekliğin derinliğini, Davutoğlu’nun “Stratejik Derinlik” teorisini nasıl temellendirdiği konusunu açık bir formülle hepimizin önüne koymakta.. yeter ki, bu anekdotun altını dolduracak birikimimiz ve vizyonumuz olsun, gerisi çok açık ve aydınlık.

Türkiye'nin geçen yıl 151 oy alarak BM Güvenlik Konseyi'ne seçildiğini belirten Davutoğlu, 151 ülkenin Türkiye'ye verdiği desteğin altında, bu ülkelerin, Türkiye'nin dünyada adaletin, güvenliğin, özgürlüğün, küresel ısınma dahil tüm meselelerin sözcülüğünü yapacağına inanıyor olmalarının yattığını vurguladığı ifade edildikten sonra, analizde nakledilen, çok önemsediğim bu anekdotu aynen alıntılıyorum: 

“Burada kendimize olan güvenimizi ortaya koymamız önemli etken oldu. Öz güveni olmayanlar kendinde tarihi şekillendirme kudreti bulamaz. O öz güveni sağlayan zemin ise Konya'dan, Sivas'tan, İstanbul'dan çıkıyor. Ben küçükken babaannem maniler okurdu, 'Horasan'dır bizim ilimiz, İsfahan'dan geçti yolumuz' der, bu rüyayı, bu türküyü tekrar ederdi. Bize de 'oğlunla ordu, kızınla oba olasın' diye dua ederdi. Makedonya'nın dağlarında karşılaştığımız Türk’lerin konuşmaları, tıpkı benim memleketim olan Konya'nın Taşkent ilçesindeki yaylalarda yaşayanlarla aynı. 'Bizi buraya bıraktılar, bu dağları bekliyoruz' diyorlar. Mevlana bu topraklarda tesadüfen yetişmedi. BM Güvenlik Konseyi'nde 151 oy almamızın ardındaki bilinç, ya annelerimizin, ninelerimizin ettiği dualar, ya o dağları bekleme bilinci taşıyan insanlardır. Biz onlardan güç alıyoruz” diyor.

Sayın Davutoğlu’nun kendine dayanak aldığı mantık dokusuna da, yıllardır gölge bakan olarak imzasını okuyabildiğimiz açılımlara da aklı başında bir insanın itiraz etmesini mümkün görmüyorum. Mevcut iktidarın muhalifleri de muvafıkları da sanırım içten içe bundan kıvanç duyuyorlardır. Bu sebeple politikacılarımızın iç siyaset kaygısıyla dillendirdikleri eleştirilerinin gerçek düşünceleri olduğunu sanmıyorum. Şayet yanılıyorsam, ve muhalefet, dış politika konusunda eleştirip dillendirdiği argümanlara inanıyorsa, gerçekten vahim bir durumla karşı karşıya olduğumuz gerçeği, düşünen zihinlerde sancılı burkuntulara sebep olacak boyutlara ulaşmış demektir. O takdirde, aklı selim sahibi her Türk vatandaşına düşen, vaz geçilemez birinci ödev olarak, “Allah, bunlara iktidar nasip etmesin” diye hem sözlü hem de fiili duada bulunmaktan başka bir seçenek kalmıyor.

Her ne ise, bu yazıda asıl konum bu değil; kamuoyunu aydınlatma misyonunu üstlenmiş her kesimden insanımızın özellikle ve özenle üzerinde düşünmesi gereken dışa dönük iki olguya dikkat çekmek istiyorum. Ağırlıklı olarak, Türkiye’nin dışa bakan yüzünü ilgilendirdiği için, dış politik açılımlardan bu iki koynu gündemdeki yerini kaybetmemeli diye düşünüyorum. Türk dış politikasının ve bu politikanın daha geniş iç yansımalarının önündeki iki büyük tehlikeyi vatandaşlık bilincinden daha yukarılara taşıyıp, özellikle ilgili ve yetkili tüm birimlerin tabandaki en uç noktasından piramidin tepesindeki en zirve noktaya kadar tüm karar vericilerin ve uygulayıcıların bu iki odağı hiçbir zaman göz önünden ırak tutmamaları  gerekir. Birincisi, Rus ekonomik gücünün Türk ekonomisi üzerinde barışçıl yollarla kurduğu devasa hegemonik güç. İkincisi, Alman ve Amerikan Vakıflarının Türkiye sathına yayılmış yüzlerce noktada her türlü toplumsal dokuyu dejenere etmeye, her türlü etnik ve dinsel farklılıkları manipüle edip yönlendirmeye göre planlamış, kendilerini Sivil Toplum Kuruluşu (aslında kısaca NGO veya açık adıyla ‘Non-Governmental Organisation’=Hükümet Dışı Kuruluşlar )olarak tanıtan odakların faaliyetleridir.

Yaşanan en son örneklerden hareket ederek konuyu kanıtlarıyla hatırlatmak gerekirse; iktidara siyasi zeminde güçlü bir muhalefet oluşturamayan odakların, sivil toplum kuruluşu hüviyetinde siyaset yapan önderleri eliyle Alman işbirlikçiler bulduklarını, Cumhurbaşkanı Gül’ü yargılayacak düzenekleri/kumpasları kurmada YARSAV Başkanı Ömer Faruk Eminağaoğlu ile emekli Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu'nun, Alman Heinrich Böll Vakfı yöneticisi Dr. Jur Engelhardt ve yanındaki beş kişilik Alman hukukçu ekibiyle Ankara’da bir otelde buluşup konuyu görüştükleri basına yansıdı.. ve adı geçen hukukçular, bu buluşmaların içeriğini değilse de, buluşmanın gerçekleştiği olgusunu doğruladılar.

Diğer dikkat çekmek istediğim konuya örnek; Rusya ile ekonomik ilişkilerin ne kadar zayıf halkalardan oluştuğunu görmek için, geçen sezonda Rus gümrükçülerin Türkiye’den sebze, meyve, tekstil gibi ürünleri taşıyan Türk tırlarına çıkardıkları zorlukların doğurduğu, hesabı hala net olarak dile getirilmeyen milyon dolarlık kayıplarla, yine Rusya’nın mutad olarak kış aylarında Ukrayna üzerinden Avrupa’yı “soğukla terbiye etme” deneylerini hatırlamak sanırım yeter de artar bile. 

Sözü çok uzatmadan, Sayın Davutoğlu’nun Türkiye’yi bölgesel güçle yetinmeden taşımak istediği küresel güç projeksiyonu, asrın özlemi olarak hepimizi gururlandırırken, ayağımıza dolanacak veya pranga vuracak iki barışçıl görünümlü, giderek devleşmekte olan iki tehlikenin farkına varıp, karşı tedbirlerin alınmasına da yine küresel vizyonla karşı atakların geliştirilmesi gerektiğini düşünmemiz gerekir.

Elbette bölgesel güç olmanın çıtası, kendi etrafında bir barış havzası oluşturmaktan geçer. Ama, küresel güç aşamasını zorlamaya başladığınızda bu barış havzasındaki tüm aktörlerin de geleceğe dönük projeksiyonlarını doğru okumak zorundasınız. Ne AB’nin şımarık zenginleri Merkel-Sarkozi çiftinin zırvaları ne de ABD’nin legal güçlerinin, dünyada giderek prestiji artan Türk misyonunun önünü kesmeleri kolay değil. Ancak toplumsal dokumuzu dejenere edecek beşinci kol faaliyetleri ile doğacak güvensizlik ortamında yaşanacak kaotik yapı; ya da enerji öncelikli gücü başta olmak üzere Türk ekonomik gücünün vazgeçilmez girdilerini tekelinde tutan komşu küresel güç Rusya ile doğacak bir çıkar çatışmasının doğuracağı sonuçlar, akılalmaz felaketlere kapı aralayacak boyuta varmış bulunmaktadır ki, burada Türkiye’nin ekonomik bağlantılarında güç dağılımını dikkate alması gereken bir noktadayız. Bulunduğumuz coğrafi havzaya güven ve huzur temin etmeye çalışırken kendi güvenliğimize ve huzurumuza kastedecek potansiyel güç birikimlerine karşı son derece uyanık olma mecburiyetindeyiz. Elbette Türkiye'nin tarih ve coğrafyasından gelen güç ve kudretle, sadece bölgesel bir güç değil, küresel bir güç olma şansı var. Ancak bu şans, kendi akışı içinde zamana bırakılmakla değil, planlama kadar önemli bir başka koruyucu faktörü de içinde barındırdığı zaman, gerçekleşme zemini bulacaktır. Sovyetler Birliğinin dağıldığı 90’lı yılların başından 2000’lerin başına kadar geçen on yıllık zaman diliminde, Türkiye’nin bırakın neden küresel güç olmamasını, bölgesinde bile bir güç olarak esamesinin okunmamasının arka planında yatan gerçeklerden ders çıkarmamız gerekir.