forkredit.com | | vivaspb.com | finntalk.com
Yazdır
PDF

Laiklik ve Siyasal İslam Çekişmesi lll

Aktif .

ETİKETLER:Hasan Özsan

HASAN ÖZSAN

1961 Anayasası ile özgürlük ve demokrasi ortamı sağlandığı genel kabul gören bir görüştür. Ne var ki 11 yıl sonra bu anayasa “lüks” görülmüş ve 12 Eylül darbesinin lideri generale göre de bol geldiği  söylenmişti.

Peki o zaman lüks görülen, bol geldiği söylenen böyle bir Anayasa ne için yapılmıştı? 

Amaç neydi?
Kimin işine yaramıştı?..

1961 Anayasası  ülkemizde özgürlük ve demokrasi geleneğini oluşturamadı;  lâkin, sol siyasal düşünceye karşı ABD’de Joseph McCarthy tarafından başlatılan komünist avına (Cadı Avı) benzer bir ayıklamaya yem olarak çok güzel kullanıldı.

1960 darbesi sonrasında ülkemizde olup bitenlere şöyle bir baksak bile, 1961 Anayasasının yem olarak kullanıldığı” kendiliğinden ortaya çıkıyor zaten…
Gerçek olan  bu anayasa ile hazırlanan yalancı bahar ortamı sayesinde bütün solcuların açığa çıkması sağlanmış, dünyanın gözü önünde gerek tek tek; gerek kitlesel olarak hak, hukuk, adalet hiçe sayılarak bir sürek avında vahşice avlanmışlardır. 

Kısaca değinelim:
 Tek parti döneminde Alman ekolünde olan TSK Menderes döneminde Amerikan askeri yardımları sayesinde ABD modeline dönüştürülmüştür. Böylece Amerikalı ve Türk subaylar yakın ilişki içine girmiş,.SSCB her an saldırıya hazır düşman olarak algılanmaya başlanmıştır. Böyle bir algılamanın canlı tutulması için sivil ve resmi mekanızmalar harekete geçirilerek TSK’nın hükümetlerle birlikte soğuk savaşın  önemli bir parçası olması sağlanmıştır. Örneğin; 1951 yılında inşaatına başlanan İncirlik Üssü, Aralık 1954´de Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) ve Amerikan Hava Kuvvetleri´nin hizmetinde ortak kullanıma açılmıştır.  

CIA’nın önayak olduğu ve desteklediği sol karşıtı kontrgerilla faaliyetleri kapsamında 1963 yılında kurulan Türkiye Komünizmle Mücadele Derneği’nin şube sayısı  tez zamanda  ülke çapında 110’a çıkarılmıştı. 

Atatürk’ün el yazısı ve imzası taklit edilerek hazırlanan sahte bir belgeyle, "Şurası unutulmamalıdır ki Türk aleminin en büyük düşmanı komünisliktir, her göründüğü yerde ezilmeli..." sözde özdeyişi. devlet dairelerinde, okullarda, meydanlarda yıllarca asılı kalmıştır.

İkili kültür anlaşması gereği 1962-1970 yılları arasında tamamı seçmece Amerikan vatandaşı olan 1201 kişilik uzman ve öğretmenden oluşan ekip yurtiçine dağılarak çalışmaya başlamışlardır.
Kendilerine, “Barış Gönüllüsü” denilen bu ekibin öncül amacı TC vatandaşlarına komünizm tehlikesine karşı Amerikan güvencesini  ve gücünü kabul ettirmek, Türkleri ve yaşam biçimlerini yakından  izlemekti.

Görev yaptıkları bölgelerden  derledikleri gözlem, inceleme ve araştırma sonuçları ABD Temsilciler Meclisinde değerlendiriliyordu.  Barış Gönüllülerinin Türkiye halkının bireysel ve  toplumsal yaşamını tanımakta  % 100’e yakın  oranda başarı sağladıklarına bakılırsa CIA ve kontrgerillanın olay çıkarmak için  hassas bölgeleri seçmede, siyasi, dini ve etnik ayrımcılığın kışkırtıldığı kanlı olayları tezgahlamada neden bu kadar zorlanmadıkları kendiliğinden ortaya çıkar….

Gerekçelerinden biri “Laikliği koruma” olan ,  1960 darbe MGK’sı Yassıada duruşmalarında kaydedilen ses ve görüntülerin satışından elde edilen gelirden Menderes’in, “Hayatım  pahasına da olsa açacağım” dediği İslam Enstitüsü’ne pay vermesi de ilginçtir. Daha ilginci Menderesin arkasında duran siyasal İslamcılara dokunulmamasıdır.

Generallerin baskısıyla Cumhurbaşkanı olan (1966-1973)   Cevdet Sunay 1969 yılında bir konuşmasında:
“Bugünkü laik- okullar birer anarşi yuvası haline geldi. Bu laik- okullardan yetişen gençlere memleket idaresi teslim edilemez. On yıl sonra bunların hepsi işbaşına geçecekler. Onlara nasıl güvenebiliriz? Hem biz laik okullara karşı İmam-Hatip Okullarını ‘bir alternatif’ olarak düşünüyoruz. Devletin kilit mevkilerine yerleştireceğimiz kişileri bu -İmam Hatip- okullarda yetiştireceğiz.” diyordu.

 Gerçekten de dini cemaatler 12 Mart muhtırasını memnuniyetle karşılamışlardı:
12 Mart 1971 de  askeri muhtıra sonucu Deniz Gezmiş ve arkadaşları asılırken, insafsızca sürdürülen bu sürek avında tutuklamaların, sürgünlerin, işkencelerin, cinayetlerin, kitlesel katliamların ardı arkası kesilmezken Saidi Nursi’nin avukatlarından ve cemaatin önde gelenlerinden Bekir Bek, Yeni Asya Gazetesi’nde, muhtıra için,.“Bu ses tarihimizin sesidir. Bu ses sanki Mohaç’tan gelen sestir. Bu ses Malazgirt’ten yükselen bir sestir. Bu ses Kanije gazilerinin sadasını aksettirmektedir.. Bu ses hürriyet ve istiklalimizin, bu ses din ve imanımızın, şerefimizin ve hasiyetimizin bekçileri şerefli paşalarımızın, erlerimizin tek kelimeyle Mehmetçiğimizin sesidir... Bu ses, sağa da sola da gelişi güzel yumruk sallayanların değil, tehlikenin nereden geldiğini bilen, gören ve onun üstüne yürüyen, ve onlara son defa ‘Hizaya gel’ komutunu verenlerin sesidir. Bu ses meseleleri kanunların çerçevesinde halletmek isteyenlerin, bu ses millet iradesini korumayı ahdedenlerin sesidir...” diye yazabiliyordu

12 eylül 1980 yılına gelindiğinde artık ülkede  dünya görüşü belirmeyen  vatandaş kalmamıştı ve dediğim gibi 1961 Anayasası ile sağlanan özgürlükçü ve demokrat siyasi hava yem olarak kullanılmış, sol dünya görüşüne sahip olanların hepsi tek tek saptanmıştı. Bir daha toparlanamayacakları son bir darbenin vurulma zamanı gelmişti.

Bu öyle bir darbe olmalıydı ki solcuların hiç biri bir daha toparlanamasındı.
Ve öyle de yapıldı:

12 Eylül 1980’de generaller ülke yönetimine el koydu.

ABD Merkezi Haberalma Ajansı  CIA Türkiye Masası İstasyon Şefi Paul Henze, ABD Başkanı Jimmy Carter’e koşarak.”.y]our boys have done it – adamların işi bitirdi/bizim çocuklar işi başardı” diyerek müjdesini veriyordu..

Kendisini demokrasi misyoneri olarak gören ABD  ve darbe yapılan ülkelere şans tanımayan Avrupa Konseyi bizdeki bu darbeyi olumlu bulmuşlardı…

Jimmy Carter Devlet başkanlığı görevi sona erdikten sonra Türkiye’yi ziyarete geldiğinde, 12 Eylül darbesinin başarıyla gerçekleştirilmesinin kendilerini ne kadar rahatlattığını söylemiş ve  12 Eylül’ün ABD açısından ne kadar önemli olduğunu belirtmişti.

Cuntacılar  ülkede ne kadar demokratik kurum, kuruluş, sivil toplum örgütü varsa hepsini ortadan kaldırdılar. Türkiye Diyanet Vakfı'nı ihya ettiler, siyasal İslamcılarla ilişkiler kurarak Anayasayı biçim verdiler…

Örneğin, Nur Cemaatinin etkin isimlerinden Mehmet Kırkıncı Hoca Cuntacılardan Gneral Tahsin Şahinkaya’yı makamında ziyarete ederek, darbecileri “icraatlarından ötürü” tebrik edebiliyor ve Kenan Evren’e  mektup yazarak, "dini güçlendirmek, milleti güçlendirmektir " diyor ve din dersinin okullarda zorunlu olmasını tavsiye edebiliyordu. 

Kırkıncı  Hocanın bu isteğini yerine getirerek din derslerinin okutulmasını zorunlu kılan darbeciler bir de felsefe dersinin müfredatında İslam felsefesine ağırlık verilmesini sağladılar, İmam Hatip okulları açılmasına ön ayak oldular ve  mezunlarına üniversite kapılarını açtılar, cemaat ve tarikatlara ait öğrenci yurtlarını kapatmak yerine  MEB bünyesine aldılar.

 Elbet sadece bunlarla kalmadılar. 

Türk imamların maaşlarının şeriatçı Suudi örgütü Rabıta tarafından ödenmesine ilişkin kararnameyi imzaladılar.

1402 sayılı yasa ile  üniversitelerde ders veren 4000 den fazla sol görüşlü öğretim görevlisini görevlerine son vererek kimini içeri attılar, kimini sürgüne gönderdiler, kimi işkenceden geçirildi, kimi katledildi… Yerlerine  dinci muhafazakar kişileri atadılar. Örneğin Nurcu  liderlerden Esad Çoşan’a Ankara Üniversitesi’nde görev verilmişti.

Haklarında yakalama kararı olan cemaat liderlerini ise görmezden geldiler.

Örneğin Gülen Hareketinin lideri Fethullah Gülen

TRT Ateş Hattı (3 Temmuz 1995 programında Reha Muhtar'ın:
“12 Eylül döneminde yeraltındaki illegal örgütler ortaya çıkarıldı. Adı üstünde askeri yönetim. Hemen hemen her şey ortaya çıkarıldı. Siz askeri yönetim döneminde bile yıllarca Türkiye'deymişsiniz. Hiç dışarı çıkmamışsınız. Türkiye'de kalabiliyorsunuz, yakalanmıyorsunuz. Aranıyorsunuz. O dönemde şartlar ne olursa olsun aranıyorsunuz. Epey güçlüsünüz galiba istemezlerse yakalayamıyorlar sizi?” sorusuna şöyle cevap veriyordu:

“Meselenin bir yanı şudur: Benim inançlarım açısından yakalanmama gayretimin yanında birisi tarafından sanki yakalatmama gibi birşey de oldu. Yoksa isteselerdi yakalarlardı. Ya böyle arayanlar çok ciddi yürekten aramadılar. Eğer o işte de ihlas söz konusu ise ihlaslı aramadılar. Veya böyle ben bazen yanlarından teğet geçtim, görmedikleri de oldu. Hatta asker kışlalarına gidiyor, dostları, arkadaşları ziyaret ediyordum, askeriye beni ararken. Hatta bazı askeri kışlalarda bazı komutanlar resimlerimi bile yapıştırmışlardı.”

F.Gülen gerçekten de, aranıyor olmasına rağmen il il gezerek camilerde “12 Eylül Anayasayasına evet” denmesi için vaaz veriyordu.

12 Eylül Anayasası ile din derslerinin zorunlu olması hüküm altına alınınca memnuniyetini de,“Bu iş kanaatimce öyle büyüktür ki -doğrusunu Allah bilir- hiçbir sevabı olmasa bile bu icraatı ona (Kenan Evren’e)  yetebilir, ahirette kurtuluşuna vesile olabilir, cennete de gidebilir.?” diye belirtiyordu.
Zaten, Sızıntı Dergisi’ndeki bir yazısında 12 Eylül darbesi için: “Ümidimizin tükendiği yerde, Hızır gibi imdadımıza yetişen Mehmetçiğe bir kere daha selam duruyoruz” diye yazmıştı..
-devam edecek-

 hasanozsan@gmail.com