forkredit.com | | vivaspb.com | finntalk.com
Yazdır
PDF

MEDYADAKİ MAVİ MARMARA DEZENFORMASYONU

Aktif .

dilek_yaras_300DİLEK YARAŞ

BM’nin Palmer raporundan sonra Türk basını İsrail’in Mavi Marmara aleyhindeki tezlerini doğrulamaya çalışan çok ilginç ve yoğun bir dezenformasyon kampanyasına tanık olduk.

 

Bu yazı, bu çirkin kampanyayı deşifre etmek ve gerçekleri hatırlatmak amacıyla kaleme alınmıştır.

 

Söylesem tesiri yok sussam gönlüm razı değil

 

 

SÖZ konusu “Mavi Marmara katliamı” olunca, susmak çok zor benim için. Susamam… Susmamalıyım da… Üzerimde şahitlik borcu var…

Çünkü… Geçen sene bu günlerde, Mavi Marmara gemisinde İsrail askerleri tarafından katledilen dokuz güzel insanımızın yaşadıkları evlerde, mahallelerde, iş yerlerinde onları -yakın veya uzak- tanıyan herkesle uzun sohbetler ediyor, olayı her yönüyle ve derinlemesine anlamaya çalışıyordum.

 

O günlerden bu güne gelene kadar geçen süre içinde de önceliğim hep Mavi Marmara oldu. Hâlâ da öyle… Bu konuyla ilgili gelişmeleri sürekli takip ederek -şehitleri, onların ailelerini, gemi yolcularını ve tabii ki her yönüyle Mavi Marmara olayını anlatan- “Nuh’un Gemisi Mavi Marmara” isimli (çeşitli nedenlerle henüz basılmayan) kitap çalışmamı güncelliyorum. Dolayısıyla, konudan hiç kopmadığım içindir ki Mavi Marmara çerçevesinde olup biten olayları oldukça net ve bütünsel olarak görebiliyorum ne yazık ki… Ne yazık ki, diyorum; çünkü olan biten her şey beni “Gerçekler bu kadar da çarpıtılmaz” dedirten bir isyana sürüklüyor…

 

***

 

 

 

 

Filmin başı

 

Bugünü daha iyi anlayabilmek ve resmin bütününü görebilmek için filmi başa saralım ve geçen seneye, o meş’um güne dönelim:

 

Dünyanın her köşesinden küresel vicdanı temsilen yola çıkmış kadın-erkek, genç-yaşlı yüzlerce insan, 31 Mayıs 2010 gecesi şafak sökmek üzere iken, sabah namazı esnasında, İsrail kıyılarının 72 deniz mili, sözde abluka alanının bittiği noktanın ise 64 deniz mili uzağında, yani uluslararası sularda, İsrail’in en donanımlı ve eğitimli birliği olan elit komando “Şayetet 13”ün* saldırısına uğradı.

 

Sonuç: Hunharca ve kalleşçe öldürülmüş, tek silahları yüreklerindeki Allah rızası için iyilik etme duygusu ve inancı olan dokuz şehit (Ali Haydar Bengi, İbrahim Bilgen, Fahri Yaldız, Cengiz Akyüz, Çetin Topçuoğlu, Cengiz Songür, Cevdet Kılıçlar, Necdet Yıldırım ve Furkan Doğan); 60’dan fazla yaralı… Yaralılardan biri (Uğur Süleyman Söylemez) bitkisel hayata girdi ve hâlâ yaşamla ölüm arasındaki o ince çizgide...


Sabah olduğunda dünya ayağa kalkmıştı. Yerkürenin her köşesinde, Yahudiler de dâhil olmak üzere her ırktan, her dinden duyarlı ve vicdanlı insanlar, “Yeter artık!” diyerek bu vahşi katliamı lanetliyorlardı.

 

Türkiye’de ise durum biraz farklıydı. Gerçi burada da her yerde büyük protesto gösterileri düzenleniyor, insanlar akın akın meydanlara gidiyordu. Ama son yıllarda iyice belirginleşen toplumsal kutuplaşma, bu olayda da kendini göstermiş ve bir kesim bu trajik olaya karşı adeta sağır ve dilsiz kalmıştı.

 

Bu durum, medyanın sunduğu görüntülere fazlasıyla yansıyordu tabii ki… Protesto gösterilerinde öne çıkanlar -ya da çıkartılanlar- çoğunlukla İslâmî kesimdi. Kameralar, kara çarşaflı kadınlara, sakallı ve takkeli erkeklere zum yapıyordu bol bol. Gazetelerin internet sayfalarındaki fotoğraf galerilerinde de aynı manzara hâkimdi.


Olayın üzerinden iki-üç gün geçmeden gazete köşelerinde, tartışma programlarında “Kabahat ölende mi, öldürende mi?” tarzında yorumlar yer almaya başladı. Kimi köşe yazarları, bir yandan “mecburen” İsrail’i kınarken, diğer yandan da Mavi Marmara’daki yardım gönüllülerini suçluyorlardı.  Bazıları, “İsrail’in ne kadar acımasız olduğunu bilmiyor muydunuz? Ne işiniz vardı orada?”, bazıları da  “Kendi insanlarımız dururken Filistinlilere yardım etmenin ne gereği vardı?” diyordu.

Bu eylemin 36 ülkedeki sivil toplum kuruluşlarının ortak inisiyatifi olduğu gözardı ediliyor ve eleştiri okları Mavi Marmara’ya engel olmadığı için hükümete ve yardımı organize eden İHH’ya (İnsan Hak ve Hürriyetleri ve İnsani Yardım Vakfı) dolayısıyla da gemideki yardım gönüllülerine, hatta baskında hayatını kaybedenlere yöneliyordu.

 

İddialarına dayanak olarak “şehitlik” ve “cihat” söylemlerini kullanıyorlardı. Gerçekten de hayatını kaybedenlerden bazıları yolculuktan önce “Dönemezsem şehit olurum” ifadesini kullanmıştı. Hatta içlerinde “İnşallah şehit olurum!” diyenler bile vardı. İslamî kesimin söylem biçimini ve hayatı nasıl yorumladığını bilmeyen biri için oldukça ürkütücü, hatta iddialara olabilirlik şüphesi katan bir durumdu bu… Hele bir de “beyaz” dedikleri, fanus içinde yaşayan Türklerdenseniz… Hayatı din merkezli yaşayan insan kavramı sizin için kapıcınız ya da sokakta gördüğünüz türbanlı kadınlarla sınırlıysa… İslamî kesim deyince aklınıza 11 Eylül’den, Türkiye’deki Hizbullah’ın domuz bağlarından ve Sivas olaylarından başka bir şey gelmiyorsa… Mavi Marmara’nın içindeki tüm yolcularla beraber bir intihar gemisi olduğu algısına teslim olmanız işten bile değildi.

 

İsrail devleti ise Mavi Marmara yolcularını daha en başından “terörist” olarak damgalamıştı. Gemiye saldıran askerlerin ellerindeki terörist listesi perşembenin gelişini çarşambadan belli etmişti zaten. İsrail Genelkurmay Başkanı Gabi Aşkenazi, olaydan birkaç gün sonra “Gemidekiler teröristti. Öldürülmesi gerekenleri öldürdük” demişti. ABD Başkan Yardımcısı Joseph Biden de İsrail’in saldırısının meşru olduğunu söylüyordu. Bu arada, İsrail’in sağcı basını ve kamuoyu, gemiye saldıran komandoları “silahsız insanlardan dayak yedikleri için” beceriksizlikle suçluyordu.

 

31 Mayıs’ta Tel Aviv’de İsrail toplumunun nabzını tutan gazeteci Mete Çubukçu, şu cümlelerle anlatıyordu bu durumu:

 

“Türkiye’nin Tel Aviv Büyükelçiliği önünde toplananlar, Türkiye’yi protesto ediyor. Durum ironik, soru şu: Kim kimi, niye protesto ediyor? Mağdur olan kim? Her saldırganlığın arkasına bir mağduriyet eklemeyi marifet sayan İsrail, artık inandırıcı değil. O yüzden ellerinde İsrail bayraklarıyla dokuz kişinin öldürülmesini kutlayan mantık, bu toplumu son hızla bir çukura yuvarlıyor…

 

(…)İsrail ile Türkiye arasındaki gerginlik her kademede hissediliyor. ‘Türkiye’de ordunun gücünü yitirdiği için bunların yaşandığı’nı söyleyenler, elindeki pankartla Türk hükümetini Atatürk’e şikâyet edenler ya da ‘Ayağınızı denk alın, Ermeni soykırımını başınıza sararız’ tehdidinde bulunanlar...” (Mete Çubukçu/Radikal2)

 

İsrail’in dozu gün geçtikçe artan kara propagandalarına ilaveten, Türk medyasındaki eleştiriler de gittikçe yoğunlaşmaya başlıyordu. Bazı köşe yazarlarının insaf yoksunu yazıları akıl alacak gibi değildi. Bu arada İsrailli yetkililer de -hatalarını kabul etmek bir yana- böyle bir girişimin tekrarlanması durumunda yine vuracakları doğrultusunda tehdit dolu açıklamalar yapıyorlardı.

 

Aslında, Türk basınının katliamın hemen ertesindeki tepkisi oldukça hakkaniyetliydi. Hemen hemen tüm gazeteler İsrail’i şiddetle kınıyor, en İsrail yanlısı bilinen yazarlar dahi baskını eleştiren sert yazılar yazıyorlardı. Hatta bunlardan biri (Ertuğrul Özkök) katliamın hemen ertesinde yazdığı yazıyla beni o kadar şaşırtmıştı ki, onun bu kadar değiştiğine inanamamış ve bu sözlerinden ne zaman döneceğini merak etmiştim. Fazla uzun sürmedi bu merakım. Yazar, hemen ertesi gün önceki yazısının duygusal bir tepki olduğunu belirterek Mavi Marmara organizasyonunu sorgulayan ve yine “Kabahat ölende mi öldürende mi?’’ dedirten bir yazı yazdı.

 

Merkez medyanın rüzgârı ters yönden esmeye başlamıştı artık. Olayın ilk şokuyla İsrail’i açıkça ve hatta çok sert ifadelerle kınayan kimi yazarların çoğu birkaç gün içinde “İsrail’in yaptığı vahşeti onaylayamam. Ama düşündüm de…” şeklinde girizgâhlarla çark etmeye ve objektiflik adına “ama”lı, “ancak”lı cümlelerle İsrail’in tezleriyle örtüşen yazılar yazmaya koyuldular.

 

O süreçte öyle yazılar okudum, öyle yorumlar dinledim ki “Acaba bu insanlar başından beri İsrail’in tarafındaydılar da kamuoyunda oluşan yoğun öfkeden çekindikleri için mi kınar gibi yaptılar?” diye düşünmeden edemedim. Tamam, bundan emin olamayız belki ama İsrail'in İstihbarat, Terör ve Enformasyon Merkezi’nin (MALAM) devreye girdiğini ve yaydığı çarpıtılmış bilgiler, kasıtlı ifadelerle medyamızın bir kısmının zihnini kontrol ettiğini düşünmekte hiç de haksız ya da abartmış sayılmayız.

 

Bu zihin kontrolünün panzehiri ise 29 Eylül 2010’da** yayımlanan BM Raporu oldu. BM İnsan Hakları Konseyi’nin görevlendirdiği üç uluslararası hâkim tarafından yürütülerek tam bağımsız ve tarafsız bir şekilde hazırlanan BM Raporu, Mavi Marmara’daki can kayıplarının tüm sorumluluğunun İsrail’e ait olduğunu otopsi raporlarına, yüzden fazla tanığın ifadesine ve gemide yaptıkları araştırma sonuçlarına göre karşı çıkılamayacak bir biçimde ayan beyan ortaya çıkıyordu. Rapor,  “İsrail askerlerine direnmeselerdi öldürülmezlerdi” diyerek İsrail’i aklamaya çalışanları da 113. Maddesinde yer alan şu cümlelerle susturuyordu:

“İsrail kuvvetleri ilk önce tekneye iliştirecekleri merdivenleri kullanarak gemiye çıkma teşebbüsünde bulunmuşlardır. Yolcuların da iştirakiyle gemiden hortumlarla su püskürtülmüş, insanlar sandalyeler, sopalar, bir tabak kolisi vb. gibi ellerine ne geçtiyse hücumbotlara fırlatmışlardır. Böylelikle, gemiye ilk tırmanma teşebbüsü başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Komisyon’un görüşüne göre, İsrail kuvvetlerinin bu noktada bir değerlendirme yaparak gemiye asker çıkarma planlarının sivil kayıplara yol açacağını hesaplamaları gerekirdi.” (BM Raporu/Madde 113)

 

Kâbustu, gerçek oldu

 

Tarih tekerrürden ibaretmiş, bilirdim amma daha bir sene önce gördüğümüz filmi, tartışmaların dumanı tüterken yeniden seyredeceğimizi de rüyamda görsem inanmazdım.


Ve şimdi, yıllardan 2011, aylardan Eylül olan şu zaman diliminde, MALAM’ın karapropagandalarına alet olan medyatik şahsiyetler için bir sene önce sorduğum soruları tekrar mırıldanmaya başladım.

 

Döne döne ve yavaş yavaş ilerleyen epik bir senaryonun içindeyiz sanki… Filmin başından itibaren aynı replikleri söyleyen aktörler, ezberlerindeki cümleleri bu sefer daha da vurgulu ve ateşli bir şekilde tekrarlarken; filmin başında karşı tarafta, yani “yetmese de evet” diyebileceğimiz şekilde Mavi Marmara’nın yanında olan, daha doğrusu öyle sandığımız aktörler birden bire öte tarafa geçtiler ve ilk baştaki koroyla beraber ama onlardan daha hevesli hatta daha da yırtıcı bir biçimde İsrail’in tezlerine haklılık verecek, asıl suçlunun neredeyse Mavi Marmara yolcularının olduğunu ilan edecek hâle geldiler.

 

Başınız döndü değil mi? Nasıl dönmesin ki!.. Merak etmeyin, ne sizde okuma ya da algılama zorluğu var ne de bende ifade yetersizliği… Sadece Kafka’nınkileri aratmayacak nitelikte karışık ve karanlık bir hikâyenin, pardon, filmin içindeyiz.

 

Medyadaki eski koroya hiç ummadığımız yenilerinin de katılmasını sağlayan şey, BM Genel Sekreteri tarafından atanan dört kişinin hazırladığı ve resmen yayımlanmadan önce (1 Eylül’de) New York Times’a sızan Palmer/Uri raporuydu. Adeta “Ben İsrail’in güdümünde hazırlandım” diye bağıran rapor, hem İsrail’in işlediği suçları örtbas etmeye çalışıyor, hem de BM Genel Kurulu'nun gayri meşru bulduğu Gazze ablukasını İsrail'in güvenliğini ilgilendiren sebeplerden dolayı meşru ilan ediyordu.

Son derece çelişkili değerlendirmelerin de yer aldığı bu rapor, bir yandan İsrail güçlerini sivil gemilere karşı aşırı güç kullanmakla suçlarken, diğer yandan da filo organizatörlerinin niyetleri üzerine taraflı yorumlar yaparak Mavi Marmara’daki ölümleri şüpheli konumuna düşürmeye çalışıp insan haklarını ve uluslararası hukuk kurallarını ihlal eden faillerin sorgulanmasını bile görmeyerek BM'nin aldığı kararlarla çelişiyordu.

Hani biraz daha zorlasalarmış, “Türkiye, Mavi Marmara’nın yola çıkmasına izin verdiği için ve gemi yolcuları İsrail askerlerini kendilerini öldürmek zorunda bıraktığı için özür dilemelidir” kararına varacaklarmış… Gerçi onların eksik bıraktığı bu cümleler, bizim “Hükümete vur da ne olursa olsun” zihniyetindeki siyasetçilerimiz ve MALAM’dan daha gayretkeş medya şahsiyetleri tarafından tamamlandı ya, neyse…  

Türkiye’nin güçlü itirazına içten sesler korosunun itirazı

Raporun medyaya sızmasının ardından (2 Eylül günü) Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Türkiye'nin “B Planı”nı ilan etti.

Beş maddeden oluşan B Planı’nda şunlar deniyordu:

1. Türk-İsrail diplomatik ilişkileri “İkinci Kâtip” düzeyine indirilecektir. “İkinci Kâtip” düzeyinin üzerindeki tüm görevliler, başta Büyükelçi olmak üzere, ülkelerine geri döneceklerdir.

2. Türkiye ile İsrail arasında askeri anlaşmaların tümü askıya alınmıştır.

3. Doğu Akdeniz'de en uzun kıyısı bulunan sahildar devlet olarak Türkiye, Doğu Akdeniz'de seyrüsefer serbestisi için gerekli gördüğü her türlü önlemi alacaktır.

4. Türkiye, İsrail'in Gazze’ye uyguladığı ablukayı tanımamaktadır. Ablukanın Uluslararası Adalet Divanı'nda incelenmesini sağlayacaktır. Bu doğrultuda BM Genel Kurulu'nu harekete geçirmek için girişimlere başlıyoruz.

5. İsrail saldırısının Türk ve yabancı tüm mağdurlarının mahkemelerdeki hak arama girişimlerine tarafımızdan gereken her türlü destek verilecektir.

İsrail’in atacağı adımlara göre yumuşayacağı veya sertleşeceği vurgulanan bu plan üzerine malum koro, yanına yeni isimleri de alarak adeta B Planı’nı çökertme ve İsrail’in tezlerine haklılık kazandırma atağına geçti. Sanki birisi düğmeye basmış ve “Ya şimdi ya hiç!” diyerek Mavi Marmara yolcularına ve şehitlerine saldırıya geçmelerini emretmişti.

2010 yılının Eylül ayında yayınlanan ve İsrail’in suçunu deşifre eden BM raporunu görmezden gelen bu şahıslar, sanki hep bu anı bekliyorlarmış gibi Palmer Raporu’nun gözü pek, dili keskin avukatları kesiliverdiler. Deniz Baykal’ın ve Kemal Kılıçdaroğlu’nun Ergenekon avukatlığını aratmayacak şekilde gerçeklere takla attırarak İsrail tezlerinin savunuculuğuna koyuldular.

Onlara göre sivil ve silahsız insanları öldüren İsrail komandoları değil, ölenler suçlu... Hani neredeyse utanmasalar “Türkiye, Mavi Marmara’da katliam yapan İsrail donanmasını suça teşvik ettiği için tazminat ödesin” diyecekler. Tezlerine dayanak oluşturmak için de, geçen sene çiğneye çiğneye çürüttükleri “Onlar oraya şehit olmak için gittiler” sakızını ölü eti çiğner gibi çiğnemeye başladılar.

Tüm bunları yaparken de ne önceki BM raporundan ne de Mavi Marmara’nın 36 ülkenin yardım gönüllülerinin/aktivistlerinin oluşturduğu küresel vicdan eyleminin bir parçası olduğu gerçeğinden söz ediyorlar. Özgür Gazze organizasyonuna katılan -kimi Mavi Marmara’da, kimi de diğer gemilerdeki- her din, dil, ırk ve görüşten yüzlerce yardım gönüllüsü ve gazetecinin tanıklığının da herhangi bir önemi yok onlar için.

Baskın sırasında güvertede kalarak gemiyi koruma çılgınlığına girişen Türk vatandaşlarını yerden yere vururlarken o güvertede sadece Türklerin değil, her milletten insanın olduğu gerçeğini de es geçiyorlar.

 

Palmer Raporu’nun gerçek yüzü

 

Adlarını anmak dahi istemediğim bu şahıslar, bizim insanlarımızın neden şehit sayılmayacaklarına dair teoriler sıralarken ve İsrail askerlerini haklı çıkarmaya çalışırken, aklıma, geçtiğimiz Haziran ayında Haliç’e demir atan Mavi Marmara gemisinde, kelimelerin üzerine basa basa, “Mavi Marmara’da hayatını kaybedenler benim de şehitlerim. Onlar sadece Türkiye’nin değil hepimizin kahramanları. Çünkü onlar evrensel insan hakları için öldüler. Bunu hiç unutmamak lazım” diyen İsrailli Dror Feiler geliyor.

Feiler, “Direnmeselerdi öldürülmeyebilirler miydi?” soruma ise “İlk iki kişi İsrail askerleri daha gemiye inmeden helikopterden vurularak öldürüldü. Ben İsrail ordusunda hava kuvvetlerinde askerdim. Dolayısıyla, çok iyi biliyorum ki, eğer sivil insanların üzerine komandolar gönderiliyorsa, ölüm olmaması çok küçük bir ihtimaldir. Çünkü komando askerleri, eylemeleri durdurmak ya da sivillerle ilgilenmek için değil, öldürmek için eğitilirler” şeklinde cevap veriyordu.

Mavi Marmara’nın İsveçli yolcularından Profesör Matias Gardell de baskın sırasında güvertede bulunan ve olayı birebir yaşayanlardandı. Ona da Feiler’e sorduğum soruyu sorarak baskın anını anlatmasını istedim:

“Biz onlara saldırmadık. Botlarına atlamadık. Onlar uluslararası sularda bize saldırdılar. Bizim hiç silahımız yoktu. Yola çıkmadan önce yetkililer bütün gemiyi aramışlardı. İsrail askerleri, daha gemiye inmeden helikopterden ateş açarak iki kişiyi öldürdüler. Otopsi raporları da açıkça gösteriyor ki çok yakından ateş ettiler. Düşünsene, kamerasıyla çekim yapan bir insanı öldürdüler; kameradan mı korunmaya çalışıyorlardı? Ama tabii suç işlediklerinin farkındalardı ve bunun belgelenmesini istemiyorlardı…  Eğer bizi sadece durdurmak isteselerdi, polisi gönderirlerdi. Ama onların mantığı çok basit, silahın varsa öldürürsün…”


Maitas bunları söylerken Kolombiyalı eşi Edda da söze girerek “Onlar ateş etmeye başladıklarında ben de güvertedeydim. Ama sonra baskını dünyaya duyurmak için basın odasına gittim” dedikten sonra bir sorum üzerine Kolombiya’nın fanatik İsrail ve ABD işbirlikçisi bir ülke olduğunu anlatarak BM Genel Sekreteri Ban Ki Moon’un  Kolombiya’nın eski Devlet Başkanı Alvaro Uribe’yi Mavi Marmara araştırma komisyonuna önermesini sert bir dille eleştiriyor ve “Uribe’nin üzerinde çok sayıda insan hakları ihlali davası var. Bir kısmından ceza da aldı. Ayrıca, Mavi Marmara olayının hemen ardından medyaya ‘İsraililer doğru olanı yaptılar’ diye demeç verdi” sözleriyle Palmer/Uribe raporunun gerçek yüzünü ortaya seriyordu.

 

Gördüğünüz gibi, baskın sırasında geminin güvertesinde sanki sadece İHH gönüllüsü savaşçı Türkler varmış gibi bir algı yaratmak isteniyorsa da gerçek bambaşka…

 

Doğrusu ben, gazeteci geçinenlerin, ortada 29 Eylül tarihli rapor ve o rapora dayanarak alınan BM kararları, gemideki görüntüleri hem BM Konseyi’ne sunan hem de tüm dünyaya yayan Iara Lee’nin belgeseli ve yüzlerce görgü tanığının ifadeleri, konuyla ilgili o kadar kitap, dergi varken sözde dürüstlük adına vicdan muhasebesi yaparmış gibi gerçekleri çarpıtarak ortaya mesnetsiz sorular atmalarının masumiyetine hiç ama hiç inanmıyorum.

 

Ha, bu iftiraya varan mesnetsiz sorgulamaları, olan biteni başından sonuna takip etmeyen herhangi biri iyi niyetle yapabilir tabii ki... Ama kendisine “gazeteci” sıfatını yakıştıranların kamuoyu algısını çarpıtacak, Türkiye’yi haklı olduğu bir davada haksız konuma sokacak bu tür yalan yanlış sorgulamalar yapma lüksü de, hakkı da yoktur bence. Hepimiz biliriz ki her konuda olduğu gibi Mavi Marmara meselesinde de her türlü sorgulama, hakikati arayıp bulmak için yapılır ve yapılmalı da… Ama bunların yaptığı, hakikati aramak değil, Palmer Raporu’nun yalanlarına kılıf uydurmak...

 

Marjinalleşme sorunu

 

Diyeceksiniz ki, hükümeti ya da organizatörleri hiç mi sorgulamıyorsun? Sorguluyorum tabii ki, sorgulamam mı hiç!.. Örneğin, “Baskın anından itibaren altı saat boyunca S.O.S gönderen bir gemiye neden yardım gönderilmez?” sorusuna makul bir cevap alamadım henüz. Sonra, Adalet Bakanlığı’nın şehit aileleri ve diğer mağdurların İsrail’e karşı verdikleri dava dilekçelerini niçin bir sene boyunca işleme koymadıklarına dair mantıklı bir açıklama yapıldığını da duymadım…

 

İHH’nın en büyük kusuru ise, olayın marjinalleşmesinin önünü alamamasıdır. Sırası gelince sokaktaki bir tane kara çarşaflı kadından bile şeriat propagandası üreten bir medyanın Mavi Marmara protestolarında yeri göğü inleten tekbir seslerini, Hamas ve Hizbullah sloganlarını nasıl göreceğini ve göstereceğini tahmin etmek zor değil herhalde. Bu konuyu sorduğumda, Vakıf’ın Başkanı Bülent Yıldırım da, sözcüsü Hüseyin Oruç da marjinal görüntülerden kendilerinin de rahatsız olduklarını açık ve net olarak belirttiler. Ayrıca, organizasyonun başında bütün kurum ve partilere de davet gönderdiklerini biliyorum. (Tam burada hemen aklınıza gelecek soruyu da cevaplayayım: AK Parti’li milletvekilleri gemiye binmekten olay siyasal görüntü kazanmasın diye son anda vazgeçmişler. Bence iyi de yapmışlar.) Aslında, İslamî çevrelerin dışından da katılım vardı fakat hem çoğunlukta değildiler, hem de necip medyamız -İslamî kesimde olanları da dahil- onları öne çıkarmadı.

 

Temel sorun ise, bu katılımların bireysel olmasıydı. İslamî çevrelerin dışındaki STK’lar örgütlü olarak beş on kişi gönderselerdi ve onların arasında da kadınlar çoğunlukta olsaydı ortaya daha farklı bir görüntü çıkardı mutlaka. Örneğin, demokrasi ile ilgili konularda dikkat çeken ve zekice hazırlanmış eylemlerle öne çıkmasına alıştığımız Genç Siviller’in Mavi Marmara’ya kalabalık ve güçlü bir şekilde katılması ortaya bambaşka bir manzara çıkmasını sağlardı. (Hadi Gazze yolu onlara fazla geldi diyelim, bari protestolarda varlık gösterselerdi ama onu da yapmadılar maalesef.)

 

Dolayısıyla Mavi Marmara organizatörlerinin bu konuda yapabileceği çok fazla bir şey de yoktu doğrusu. Ancak, daha iyi bir organizasyonla ve kendilerini daha doğru anlatarak değişik çevrelerin katılımını sağlayabilirlerdi belki. Yetkililere bu konuyu sorduğumda, olayın bu şekilde büyüyeceğini hiç tahmin etmedikleri için hazırlıksız yakalandıklarını belirttiler.

 

İşte bu eksiklik, Mavi Marmara olayının en büyük dezavantajı ve İsrail’in de en önemli kozu oldu. MALAM’ın propagandalarının Türkiye’de işlerlik kazanabilmesinin yüzeydeki en önemli nedenlerinden biri de bu durumdur kanımca. Olayın bu şekilde marjinal ve siyasal bir görüntü kazanması bu kadar haklı olduğumuz bir davanın toplumsal bir uzlaşıyla topyekûn sahiplenilmesine ve milletçe tek yürek olmamıza engel oldu.

 

İslamî kesim dışında kalan insanların, hatta İslamî kesimin içindekilerin bile, önce kafaları karıştırıldı, sonra da zihinleri Mavi Marmara yolcularını şaibeli görecek şekilde formatlandı. Bugün birtakım gazeteciler ortaya çıkıp da şehitlere bile iftiraya varan eleştirilerle yüklenebiliyorlarsa, bunun cesaretini anlatmaya çalıştığım bu durumdan alıyorlar.

 

Geldiğimiz noktada, bilgiye sahip ama vicdan yoksunu gazeteci kılıklı kişiler ellerindeki bilgileri çarpıtarak vicdanlı ama yeterli bilgiye sahip olmayan, olayı her yönüyle takip etmeyen insanların algılarıyla oynuyorlar. Hem bilgiye, hem de vicdana sahip olanlar ise, güçleri yettiğince bu duruma karşı çıkmaya çalışıyor ama sesleri malum koronun bağırtısında yeterince duyulmuyor ne yazık ki…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

29 Eylül 2010 tarihli BM İnsan

Hakları Konseyi raporundan:**

 

Gemilerin kontrolü: Antalya Limanı’nda Mavi Marmara etrafında sıkı güvenlik tedbirleri alınarak gemiye alınan her şey kontrol edilmiştir. Hem yolcular hem de bavulları havaalanlarındaki kontrollere benzer bir kontrolden geçirilmiş, yolcuların üstleri de aranmıştır. Açık denizde Challenger 1’den Mavi Marmara’ya transfer edilen yolcular da aynı güvenlik kontrollerine tabi tutulmuşlardır. (Madde 88)

 

Saldırı ve direniş: Askerlerin hücumbotlardan gemiye ilk çıkma teşebbüslerinin akim kalmasından sadece birkaç dakika sonra, ilk helikopter saat 04:30 sularında gemiye yaklaşmış ve üst güvertenin üzerinde havada asılı kalmıştır. Bu anda 10 ila 20 yolcunun bulunduğu üst güvertenin orta bölgelerinde yaşananların diğer yolcular tarafından öğrenmesiyle bu sayı artmıştır. İsrail askerî kuvvetleri, askerlerin ineceği bölgeyi temizlemek için gaz ve stun bombaları kullanmışlardır. Helikopterden fırlatılan ilk halat yolcular tarafından yakalanarak üst güvertede bir yere bağlanmış ve böylelikle gemiye inecek askerlerin işine yaramayacak bir hâle getirilmiştir. Daha sonra ikinci bir halat sarkıtılmış ve ilk asker grubu gemiye inmiştir. Komisyon, bu askerlerin halatlardan gemiye inerken ellerindeki silahlarla ateş ettikleri iddiasını inandırıcı bulmamaktadır. Fakat Komisyon, askerlerin inmesi öncesinde helikopterlerden üst güverteye gerçek kurşunla ateş açıldığı sonucuna varmıştır. (Madde 114)

Direniş kararı nasıl alındı: Filoya iştirak eden kuruluşlar arasında esnek bir ittifak oluşturan dokuz maddelik bir anlaşma yapılmıştır. “Birlik noktaları” olarak ifade edilen bu anlaşmada bütün iştirakçilerin mutabık kaldığı maksatlar izah edilmiş, filoya müdahale edilmesi durumunda sadece şiddet dışı yollarla direnileceği taahhüdü de yer almıştır. Free Gaza Movement’ın ifadesine göre, her bir gemide katılımcı kuruluşların temsilcilerinden müteşekkil birer yönetim komitesi bulunmaktaydı. (Madde 84)

 

Neden Gazze’ye gittiler?: Filonun amaçları, Free Gaza Movement ile İHH’nın liderlerinin ifadeleriyle şöyle açıklanmıştır: (a) Gazze’deki durum ve ablukanın etkileriyle ilgili olarak uluslararası kamuoyunun dikkatini çekmek, (b) ablukayı kırmak ve (c) insani yardım malzeme ve desteğini Gazze’ye ulaştırmak. Filoya katılan yolculardan Komisyon’un birebir görüştüklerinin hepsi bu amaçları paylaştıklarını söylemiş, ama en çok insanî yardım üzerine vurgu yapmışlardır. (Madde 79)

 

Komisyonun vardığı sonuç: Komisyon, İsrail devletinin, İsrail askerlerinin hukuk dışı eylemleri yüzünden mağdur olanların zararlarının uygun şekilde ve derhâl tazmini konusunda ayak diretmeyeceğini samimi olarak ümit etmektedir. İsrail hükümetinin acil şekilde harekete geçeceği umulmaktadır. Bu ülke, böylelikle yeni bir yola girip uluslararası alanda hesap vermez ve umursamaz olarak bilinen kötü şöhretini değiştirmeye başlayabilecektir. Böylesi bir gelişme, İsrail’e sahici bir yakınlık duyanların başı dik bir biçimde İsrail’i destekleyebilmelerini de sağlayacaktır. (Madde 278)

 

 

* İsrail Savunma Kuvvetleri’nin Donanma Özel Kuvvetleri’ne “Şayetet 13” (13. Filo) adı veriliyor. S’13 olarak da bilinen birim, İsrail’in üç ana özel kuvvet biriminden biri olma özelliğini taşıyor. S’13, denizden karaya baskın, suikast, kontr-terörizm, sabotaj, deniz istihbaratı ve rehine kurtarımı gibi konularda uzman olarak eğitiliyor.
Merkezi Hayfa’da bulunan Château Pelerin, diğer adıyla Atlit Kalesi’nde yer alan ve 1949 yılından bu yana aktif olan Şayetet 13’ün çok az sayıdaki görevi halka açıklanıyor. Söz konusu birim, bugüne kadar Altı Gün Savaşı, Bulmus 6 Operasyonu, Lübnan Savaşı, 2. İntifada’da çeşitli görevlerde bulundu.
İsrail Genelkurmay Başkanı Gabi Aşkenazi, Mavi Marmara baskınından sonra “Şayetet 13” komandolarına üstün hizmet madalyası takmıştı.

 

 

** Gazze ablukasının gayri meşru olduğuna ilişkin 56 sayfalık 29 Eylül 2010 tarihli BM İnsan Hakları Konseyi (UNHRC) Raporu, ABD’nin karşı oyuna rağmen 30 üyenin oyuyla onaylandı ve “İsrail’in uluslararası hukuku çiğnediği”ne karar verildi. Rapor, biri Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin eski yargıçı Trinidad-Tobago’dan Karl Hudson-Phillips, BM Savaş Suçları Savcısı Britanya’dan Sir Desmond de Silva ve insan hakları uzmanı Malezya’dan Mary Shanthi Dairiam tarafından İstanbul’dan Londra’ya kadar 100’den fazla görgü tanığı dinlenerek hazırlandı. Raporun 57’inci Maddesi’nde Mavi Marmara gemisinin İsrail için askerî tehdit oluşturmadığı belirtildi. Gazze’ye karşı uygulanan ambargonun da “yasadışı” olduğunun altı çizildi. Raporda, İsrail’e taammüden adam öldürme, işkence, insanlık dışı muamele suçlarından dava açılması için kanıtlar bulunduğu sonucuna varılmıştı.

 

 

NOT: Bu yazı Haber Ajanda dergisinin 60.saysında ve Rumeli Express gazetesinde de yayınlanmıştır.

dilekyaras@gmail.com